10 Kasım 2014 Pazartesi

OSMANLIDA TÜRK OLMAK



Kriva Palanka, Bulgaristan’ı Makedonya’ya bağlayan “Devebayır” gümrük kapısına yakın çok güzel bir yerleşim yeridir. Türkçe karşılığı “Eğri Palanka”dır. Kriva Makedoncada eğri demektir. Çok güzel bir doğaya sahiptir. Eğri büğrü akan bir derenin yamacında, yeşillikler içinde şirin bir kasabadır. Bu yüzden bu şehrin eski adı Eğri Dere idi. 
Bursa Uludağ yolundaki yerleşim yerlerine çok benziyor. Kıvrıla kıvrıla akan derenin iki yanında sıralanan tarlalarındaki mısırları, sırık fasulyeleri, serbest gezen inekleri ve yer yer görülen karalahanaları ile de Karadeniz bölgemize benzediğini söyleyebiliriz.

Eğri Dere Türkler zamanında bir palankanın etrafına kurulmuş bir şehirdir. Derenin yanından geçen yol dağları aşarak Bulgaristan’ın Köstendil şehrine çıkıyor ve Bulgaristan üzerinden Edirne’ye bağlanıyor, tabi oradan da İstanbul’a. Deve kervanları bu yolu kullanarak Bulgaristan üzerinden Edirne ve İstanbul’a ulaşıyorlardı. Eskiden olduğu gibi şimdi de burası çok önemli bir güzergâhtır. 1634 yılında yolun emniyetini sağlamak için buraya bir “palanka” inşa edilir. Palanka, daha çok Balkanlarda hisar ya da kalecik yerine kullanılan bir kelimedir. Eğri Dere ismi zamanla Eğri Palanka’ya dönüşmüştür. Osmanlı dönemi kaynaklarında, şehrin adı önce Eğri Dere, daha sonra da Eğri Palanka ya da, Eğri Palanga olarak görülür. Balkan savaşından sonra adını Kriva Palankaya çevirirler.  
Türkler zamanında Kriva Palanka’nın yukarısındaki dağın adı deve kervanlarından ötürü “Deveci Bayırı” idi. Bu isim günümüzde Makedonlar tarafından da “Devebayır” şeklinde kullanılmaktadır. Buradaki gümrükte pasaportlara vurulan mühürde, kiril harfleri ile Devebayır ibaresi okunmaktadır.
Kriva Palanka, eskiden Türklerin çoğunlukta olduğu bir şehirdi.  Şimdi burada hiç Türk yaşamamaktadır. Balkan savaşı sırasında bilhassa Bulgaristan’a yakın yerlerde, sahipsiz ve korumasız kalan Türkler, çok büyük katliamlara uğramışlardır. Bu yüzden bazı yerleşim yerlerinde yaşayan Türkler, ya katledilmişler ya da katliamdan kurtulmak için yalın ayak, başıkabak, perişan bir şekilde göç yollarına dökülmüşlerdir. Büyük bir ihtimalle Kriva Palanka’da da böyle olmuştur.
Edebiyatçı Aka Gündüz, Kriva Palanka’daki bir hatırasını şöyle naklediyor;
-On iki yaşlarımda idim. Benimle aynı yaşta çok güzel bir Bulgar kızı ile görüşüyorduk. Çok masumane bir ilişki idi. Birbirimizi çok seviyorduk. Görüşmek için her fırsatı değerlendiriyorduk. Bir akşam her zamanki gibi buluşup, Kriva Palanka deresinin kenarında oturup sohbet etmeye başladık. Parlak ve yıldızlı bir gece idi. Gökteki yıldızların ışıkları dereye yansıyordu adeta. Bulgar kızı aniden ayağa kalkıp ellerini çırpmaya ve sevinç çığlıkları atmaya başladı. Şaşırmıştım ne olduğunu sorunca;
-Şu yıldızı görüyor musun? İşte bu yıldız çıktığında Türklerin başına büyük felaketler gelir, onun için seviniyorum.
O an çok şaşırdım, büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Hani hepimiz Osmanlı idik. O anda Osmanlılıktan vaz geçip Türk oldum.
Aka Gündüz, 1885 doğumlu olduğuna göre 1897 yılıdır. Türkler dışındaki bütün Osmanlı milletleri artık milli kimliklerinin farkında olarak, kendi egemenliklerini kurma mücadelesine düşmüşlerdi. Devleti yönetenler ile bazı çevreler Osmanlılık hayali peşinde koşturup duruyorlardı. Osmanlılık hayali yüzünden gerekli tedbirler alınmadığı için çok değil, bu olaydan on beş yıl sonra Balkanları kaybettik.
Bazı çevreler Osmanlılık siyasetinin iflas etmesini Türkçülük akımına bağlarlar. Oysa Osmanlılığa yalnız biz inandık ve yalnız biz “ben ben değilim!” diyerek kendimizi avuturken, diğer milletler hep “biz biziz!” diyorlardı.
Yalnız demekle kalmayıp “biz biziz” diyenler, Osmanlılığı yıkmak için var güçleri ile saldırıyorlardı. Sonunda Osmanlı Devleti, Osmanlıcılıkla birlikte çöküp yıkıldı. Eğer biz Türkler hâlâ “ben ben değilim” demeye devam etseydik yıkılan devletin enkazı altında kalıp yok olacaktık. İyi ki “ben benim” dedik ve yıkılan Osmanlı Devletinin enkazı altında kalmaktan kurtularak, bu enkazın üstüne yeni bir devlet kurduk.
Milliyet akımı bizden başkalarına değil, başkalarından bize geçti. Biz milliyeti Makedonya dağlarında, Priştine tepelerinde, Yemen çöllerinde öğrendik.
Başkım cemiyetleri, Taşnak teşkilatları, Arap kulüpleri Türk Ocağından önce doğmuştur. Rumların “Fener” ocağı ise Fatih zamanından kalmadır.
Osmanlı Devletini, Hıristiyanlarla birlik olup yıkan Müslüman milletleri bugün bunun bedelini çok acı bir şekilde ödüyorlar. Açık bir şekilde görüldü ki, Türk’ün kuvveti İslamiyet’in kuvveti demektir. Türk devletlerinin güçlü olduğu zamanlarda, İslâm âlemi refah içinde mutlu yaşadı. Türk devletleri zayıf düştüğünde ise bunun tam tersi oldu.
Günümüzde Osmanlılık akımını canlandırma çalışmaları hız kazandı. Her şeyin Osmanlısı türedi. Osmanlı domatesi ve biberi bile çıktı. Hatta bir futbol kulübüne Osmanlıspor adı verildi. Osmanlılık akımını canlandırmak isteyenler, yalnız İslâm milletlerinin peşine düşmüş görünüyorlar. Eskiden Osmanlı içinde yer alan Hıristiyan milletlerini görmezden geliyorlar.
Bunlar,  gerçekçi olmayan zorlama ve beyhude çalışmalardır. Osmanlılık iyi olsaydı, Osmanlı devleti paçalanıp yıkılmazdı. Tarihte ölmüş bir siyasi akımın yeniden dirildiği görülmemiştir.    





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder