2 Şubat 2016 Salı

PRİZREN’DE BİR TEKKE VE HAYAL KIRIKLIĞI



Kaleden Prizren

              Âsitâne, İstanbul için saltanat merkezi,  payitaht anlamında kullanılan bir kelimedir. Prizren’deki bir dergâh için de aynı kelimenin kullanılması dikkatimi çekti.
Prizren’e gelince, âsitâne olarak tanınan bu tarihi mekâna, Makedonya’da ziyaret ettiğimiz diğer dergâhlardan farklı olduğunu düşünerek heyecanla gittik.  
            Dergâh, kapısından itibaren insanı hemen etkisi altına alıyor. Prizren’in tarihi Taş Köprüsü’nü geçince devam eden yol üzerinde, merkezî bir yerde bulunan dergâhın üç asırdan fazla bir zamandır hizmet verdiği biliniyor. Prizren’in her tarafında vanasız, gürül gürül akan çeşme ve şadırvanları burada da görülüyor. Devamlı akan suların şırıltısı ve serinliği avluya bambaşka bir hava veriyor.

Taş döşenmiş avludaki mermer şadırvan, karşısındaki yılanlı çeşme ve şadırvanı çeviren dövme demirden yapılmış çok güzel parmaklıklar içeri girenleri hemen etkisi altına alıyor. Girişin solunda kalan ve diğer yüzü sokağa bakan türbeler kısmının pencereleri, ahşap parmaklıklarla kaplanmış. Renk ve biçim olarak dövme demir etkisi veren bu parmaklıklar gerçekten ustaca yapılmış.
Türbelerin devamında sohbet odaları ve bunların üzerinde ikinci kat olarak inşa edilmiş misafir odaları bulunmakta... Karşı tarafta dergâhın semahanesi yer alıyor. Semahanenin bir cami içinde olması gereken birçok elemana sahip olduğu görülüyor. Mihrap Türkiye’den getirilen çinilerle yakın zamanda yapılmış. Duvardan duvara döşenmiş halı üzerinde pöstekiler de görülüyor. Arka tarafta balkon şeklindeki kısım, camilerdeki kadınlar bölümü gibi görülüyor. Camide olup ta burada bulunmayan belli başlı şeylerden biri minberdir diye düşünüyorum. Tabi burada, camilerdeki dört halife levhalarından, sadece hazreti Ali levhasının olduğunu da söylemek gerekir.
Duvara yapılmış camekânlarda, eskilerden kalmış derviş aletleri ve kıyafetleri sergileniyor. Zikir esnasında kullanılan, kudüm, def gibi müzik aletleri ayrı bir köşede duruyor. Semahanenin arka tarafında ailenin eski evi ve ikinci bir avlu bulunuyor. Girişin sağındaki çatısında güneş enerjisi donanımı bulunan son derece güzel evin, şeyh için yeni inşa edildiğini öğreniyoruz.
Bu lüks ev, arka avludaki lüks arabalar ekonomik sıkıntı içinde kıvranan Prizren ile tezat teşkil ediyor.
Bulunduğu mevki ve sahip olduğu birimlerle insanı sarıp kavrayan havası, bir yaz akşamında bizi de etkisi altına aldı. İçeri girdiğimizde şadırvan başında, kahvelerini içen, kimisi keçe külahlı insanları görünce başka bir zamana gelmişiz gibi bir hisse kapıldık.  
Yabancısı olduğumuz bu diyarda, bize bir otele buldular. Teşekkür edip ayrılırken, tekkede sabah namazı kılmak istediğimi, namazın saat kaçta kılındığını sorunca büyük bir şaşkınlık yaşadık. “Dergâhta sabah namazı kılınmıyor” cevabına şaşırmaktan başka ne yapabiliriz ki... Daha sonra diğer vakit namazlarının da kılınmadığını öğreniyoruz. Sadece perşembe akşamları zikir yapıldığını ifade ettiler. Tabi kendi usullerine göre kendi içlerinde yaptıkları sohbet ve törenler de olduğunu belirtmek gerekir. Makedonya’da, Ohri ve Struga’da ziyaret ettiğimiz bazı dergâhlarda beş vakit ezan okunup namaz kılındığına şahit olduğumuz için buradaki uygulamaya bir mana veremedik.
            Ertesi gün bizi, İstanbul’da yaşayan Şeyh efendi karşılayıp bilgiler verdi.   Şeyh Efendi, ağabeyi olan eski şeyh vefat edince, yerine şeyh olarak oturtulan kendi oğlunun artık içki içmeyi yasakladığını, mensupların namaz öğrenmeleri için bilgisayardan notlar çıkardığını anlattı. Bu anlatılanlardan burada içki içildiğini, namaz kılınmadığını anlamak zor olmaz herhalde…
Hele Şeyh Efendinin; “namaz kılmayı öğrensinler, ister kılsınlar ister kılmasınlar, yeter ki bizi yabancılar içinde utandırmasınlar” şeklindeki ifadesi bizde büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Allah için değil başkalarına göstermek için namaz kılınmasını isteyen bir din adamı düşünemezdim. Allah'ın emri olduğu için değil, çevreye uyum için, çıkarlar zedelenmesin diye kılınan namazın kime ne hayrı olur.
İslâm’ın temel şartlarından bile habersiz bir insan, hangi cesaretle insanların dünya ve ahret hayatı üzerinde tasarrufta bulunabiliyor, şaşmamak mümkün değil. Kendisi İstanbul’da görev yaparken, yirmili yaşlarda olan ve hiçbir eğitimi bulunmayan oğlunu Prizren’e şeyh olarak oturtması aklımıza başka şeyler getiriyor.
            Dergâh bir ticarethane vitrini gibi dekore edilmiş. Türkiye’den getirtilen mihrap çinileri, şadırvanın tarihi mermeri yerine İstanbul’da yaptırılıp konan yeni mermer, restore edilen türbeler ve diğer kısımlar bu vitrinin bir parçası. Hatta dergâhın kurucusu olan Şeyh Efendinin tarihi tacı yerine daha büyük, daha gösterişli bir tacın konması da bu düşüncenin göstergesidir sanırım...
            Türbe binası içinde başta tekke kurucusu olan Şeyh olmak üzere, ölen son şeyh ve orada yaşamış olan diğer şeyhlerle, burada vefat etmiş misafir tarikat büyükleri yatmakta...
Türbeye girerken kapı pervazları öpülüyor; bunu bir de Hacı Bektaş türbesinde görmüştüm. Bununla beraber, Türbe içine bir kapak dikkatimizi çekiyor. Türbe süpürüldüğünde süpürge torbasında biriken tozlar çöpe atılmayıp bu kapaktan tabanın altına atılıyor. Yani türbenin tozuna bile saygı gösteriliyor.
            Emaneti sahibine ulaştırmak İslâm’ın temel kurallarından biridir. Peygamber efendimiz hicret edeceği zaman yatağına hazreti Ali’yi yatırarak müşrikleri şaşırtır. Bunun bir diğer sebebi de peygamber efendimize kıymetli eşyalarını emanet etmiş olan Mekkelilerin emanetlerini sahiplerine ulaştırmaktır. Bu emanet sahipleri Müslüman olmamalarına rağmen emanetleri sahiplerine ulaştırmak için hazreti Ali hayatını tehlikeye atıyor.
            1953 göçünde Türkiye’ye göç söz konusu olduğu zaman, para ve altın getirmek Komünist Yugoslav hükümeti tarafından kısıtlanıyor. Türkiye’ye göç ederken özellikle altın getirmek için çeşitli yollar deneniyor. Altın her yerde değerini koruduğu için göç edecek olanlar özellikle paralarını altına çevirmek istemektedirler. Fakat Komünist yönetimin sıkı takibi ve ağır cezaları onları korkutmaktadır. Özellikle pasaportlarının iptal edilme korkusu çok büyüktür.
Türkiye’deki hayatlarına daha iyi şartlarla başlamak isteyen insanlar her yolu deniyorlar. Bazı kişiler, özellikle bu dergâha bağlı olanlar, paralarını buraya teslim ediyorlar. Paralarını altına çevirip Türkiye’ye ulaştırma vaadine ister istemez kanıyorlar. Çünkü altını bulmak yetmiyordu. Bir de bunları çok sıkı arama yapılan gümrüklerden geçirmek gerekiyordu.
Babamın amcası, adaşım rahmetli Hüseyin Şirvan da bir miktar parayı bu dergâha teslim ediyor. Olayın şahidi olan Rahmetli babamın bana ifade ettiğine göre, İstanbul’a varıldığında altın ellerinde olacaktır. Hüseyin amca öldü gitti, emanet kendisine ulaşmadı. Kimse gelip kendisi ile helâlleşmedi. Sorumlu kişilerin veya varislerinin helallik almaları şarttır diye düşünüyorum. Dünyada görülmeyen hesabın, Hak huzurunda görüleceği şüphesizdir.
            Dış görünüşüyle ilk anda bizi etkisi altına alan bu mekânı, içi boş dışı süslü kâğıtlarla sarılmış bir ambalaja benzettik. Büyük bir hayal kırıklığı yaşayıp üzüldük. Allah ıslah etsin demekten başka bir şey gelmedi, gelmiyor elimizden...

Hüseyin Şirvan
5 12 2006           
                                                                 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder