2 Şubat 2016 Salı

MEMLEKETE DÖNÜŞ


            
Karaslar ve yıkık minare
Makedonya’da, Köprülü’ye bağlı Karaslar köyünde dünyaya gelmiş, 1955 yılında herkes gibi o da ailesi ile birlikte Türkiye’ye, anavatana göçmüştü.
Göçmenlik karmaşık duyguları berberinde getiren bir olaydır. Hele belli yaşlarda gelmiş, geldiği yerleri hatırlayanlar zaman zaman bir boşlukta kalırlar. Geldikleri yerleri unutamaz, yaşadıkları yeni yerleri yadırgarlar. Onlar için yalnız memleket vardır. Memleket her göçmenin geldiği köydür, kasabadır. Hep memleketten konuşulur memleketin her şeyi artık çok güzeldir. Bir daha ulaşamayacaklarını düşündükleri bu yerlere hep hasret duyarlar. Oralardan zorunlu koparılmayı kendilerine yapılmış bir zulüm olduğunu hissetseler de bunu pek dillendirmezler.   
               
 Çocukluğunda değil televizyon, doğru dürüst radyo bile yoktu. Onların evinde de göçmenliğin ilk yıllarında büyükler hep “Memleketten” konuşurlardı. Oraları hasretle anarlar, oralara ait olayları naklederlerdi. Daha küçük yaşta çok iyi bir dinleyici idi. Hafızası ve gözlemi de oldukça iyi imiş ki büyüklerinin bile unuttuğu birçok şeyi çok iyi hatırlıyordu.
2006 yılında göçten elli bir yıl sonra Makedonya’da doğduğu, Karaslar köyüne gitme fırsatı buldu. Hep, bir daha göremeyeceğini düşündüğü köyünü, memleketini görecekti. Tarifi imkânsız bir heyecan yaşıyordu. Köyüne yaklaştığında dudakları, boğazı kurudu. Tansiyonu ve şekeri yükselmiş olmalı ki başı dönmeye başladı. Köyün girişinde arabadan inince şöyle bir baktı, sanki çocukluğuna dönmüştü. İşte elli bir yıldır hasretini çektiği köyünde idi. Yanındakilere çeşmeyi, kurumuş dereyi ve karşı tarafta olduğunu söylediği evlerini gösteriyordu.
Elli yıl sonra doğduğu evde
 Doğduğu ev diye kendisine gösterilen eve itiraz ederek,  doğduğu evin daha aşağıda camiye yakın bir sokakta olduğunu söyledi. Dediği yerde evini bulunca, herkes çok şaşırdı. Meğer diğer ev, dedesinin kardeşi Süleyman amcasına aitmiş. Hatırladığı başka ayrıntılar da buradan altı buçuk yaşında ayrılmış biri için çok şaşırtıcı idi. Evlerinde oturan Makedonlar onları çok iyi karşıladılar. Komşular da çıkmıştı, tanıdıkları yaşıtlarını ve merak ettiklerini soruyorlardı.
-Buralarda bir kapıcık (küçük kapı) vardı deyince. Kapıcık kelimesini duyan kendisinden yaşlıca bir Makedon kadın, Makedonca;
-Kapıcık mı? İşte burada. Diyerek. Taşla sonradan örülmüş kapıcığı gösterdi. Alt tarafta oturan akrabalarına bu kapıcıktan kestirme olarak geçtiklerini anlattı. Şimdi iki evde birbirine yabancı aileler oturduğu için kapıcık örülerek kapatılmıştı.
Evin yeni sakinleri ve fırın
Kırk kişiye ekmek ve yemek pişirilen kendilerine ait fırını bulunca dünyalar onun oldu. Büyük dedesi, kardeşleri küçük yaşta öldüğü için yalnız büyümüş, kalabalığa hasret yaşamıştı. Bu yüzden ailesi kırk kişiye ulaşmadan çocuklarını ayırmamaya ahdetmişti. Ancak kendisi öldükten sonra, kırk kişiyi geçen kardeşler ayrılmışlardı. Bu yüzden dört büyük ev ve çeşitli binalardan oluşan koca bir mahalle onlara aitti. Bu mahalleyi ancak böyle bir fırın doyurabilirdi.
Büyük dedesinin kabri 1983 yılında buraya gelen amcaları tarafından dört duvarla çevrilerek korumaya alınmıştı. Mezarlık kırılan mezar taşları ile terk edilmişliğin yalnızlığını yaşıyordu. Yerlerdeki taşların bazılarında eski yazı ile yazılmış metinler ve kabartma motifler görülüyordu. Büyük dedesinin sarıklı başlığı olan ilk taşından sadece baş kısmı kalmıştı. Köyün imamı olduğu için, 1948 yılında öldüğünde mezarına sarıklı bir taş dikmişlerdi. Şimdi bu sarıklı kısım mezar duvarında gömülü olarak duruyor. Büyük dedesinin mezarı, gözüne sanki buraları bekleyen bir kale gibi göründü. Müslüman mezarına bile saygısı olmayan bazı kendini bilmez Hıristiyanların, etrafına gübre dökmeleri onların ayıbıdır diye düşündü. Büyük dedesinin imamlık yaptığı cami de, şerefeye kadar yıkılmış minaresi ve yıkık duvarları ile harap durumda aynı kaderi paylaşıyor. Buraya da bazı kendini bilmezler çöp atmayı adet edinmişler.
Mehmet Dedenin kabrinde
Onu en çok etkileyen olaylardan biri, babasının genç yaşta ölümü idi. Aslında çok ufak olmasına rağmen bu acı olayı net bir şekilde hatırlıyordu. Kimsenin anlatmasına gerek yoktu. Zaten bu olay aile içinde pek konuşulmazdı. Hasta yatan babasının yanında oturup sinekleri kovduğunu, babasının da onun gür, sarı saçlarını okşadığını hep hatırladı. Babası bir Hıdrellez günü ölmüştü. Babasının mezarını annesinin tarifine göre tahmini olarak tespit etti. Bir gornisa (ahlat) ağacının yakınında idi. Babasının elli yıldan fazla bir zaman önce, köy kenarında bulunan bahçelerine (ograda) elleriyle diktiği kavakları buldu. Ondan kalan yaşayan bir hatıradır diye ziyaret etmenin mutluluğunu ve heyecanını yaşadı. Köyde her yeri babasının dolaştığı yerlerdir diye gezdi, sokaklarda, evlerinin altından geçen, şimdi kurumuş derede,  harman yerinde ve diğer yerlerde o günleri hatırlayarak hüzünlendi. Nasıl hüzünlenmesin, atalarının nesiller boyu yaşadığı bu yerlerde şimdi, dili ve dini farklı yabancılar yaşıyor.
Gornisa ağacı altındaki mezar
O’nu etkileyen diğer olay da doğum sonrası lohusa yatağında ölen Atiye halası ile ilgili olandı. Doğum yapmış genç bir insanın, çocuğuna daha doyamadan ölmesini çocuk aklına sığdıramadığını söylerdi hep. Halası, Karaslar’dan Soyaklar köyüne gelin gitmiş, üçüncü çocuğunu doğurduktan kısa bir süre sonra ölmüştü. Anası, babası ve yakınlarından uzakta, o günün şartlarında yeterli tedavinin yapılıp yapılmadığı da şüpheli olan dramatik bir ölüm. Bu olay O’nu hep hüzünlendirirdi. Üstüne üstlük, bu genç halanın bütün yakınları kısa bir süre sonra O’nu, orada Makedonya’nın Soyaklar köyünde yapayalnız bırakarak Türkiye’ye göçmüşlerdi. Aslında bütün yakınlarının mezarlarını bırakarak Türkiye’ye göçmüşlerdi. Artık onlar için uzak diyarlar olan bu topraklarda, onları yalnız bırakarak terk etmişlerdi. Bu çok acı bir durumdu. Ama bu hiç görmediği halası için bir başka hüzünleniyordu. Anasından babasında uzakta, doğum sevinci yaşamayı umarken ölen Atiye halasını, hayalinde mahzun bir görüntü ile canlandırıyordu. 
Babasının diktiği kavak ağacı
Bir araba tutarak Soyakların yolunu tuttular. Gelmişken halasını da ziyaret etmesi gerektiğini düşündü. Köye vardıklarında, ilk rastladıkları Makedon’a, Türk mezarlığını sorarak, mezarlıktan arta kalan küçücük meşeliği buldular. Mezarlığın çevresi tamamen buğday tarlaları ile çevrili idi. Zaten bu köy eskiden beri buğday yetiştirmesi ile bilinirdi. Mezarlığı süre süre, ortada mezarlık diye ufacık bir meşelik bırakmışlar. Heyecanla meşelerin arasına girerek mezar aramaya koyuldu. Ne yazık ki doğru dürüst belli olan mezar kalmamış gibi. Aslında burasını da sürüp buğday ekerlermiş ama Türkiye’den gelen vefalı bir insan, buradaki yakınlarının mezarlarını demir parmaklıklarla çevirmiş. Bu parmaklıkları yıkamadıkları için küçük de olsa bir Türk mezarlığı kalmış.
                Atiye halasının mezarını tam olarak bulamasa da burada olduğunu biliyordu.  Tabi çok duygulandı, bu hiç görmediği halasının hazin hikâyesini yıllarca dinlemişti. Şimdi burada, onun çocuğuna doyamadan öldüğü köyde idi. O sırada esen rüzgârın savurduğu meşe ağaçları arasında, bir müddet rüzgârın çıkardığı sesleri dinleyerek öylece kala kaldı. 
Soyaklar Türk mezarlığı
Atiye halaya ve buralarda, mezarları bile kaybolmuş bütün ölmüşlere Fatihalar okudular. Manevi bir görevi yerine getirmenin huzuru ile birlikte daha nice karmaşık duygular içinde dönüş yolunu tuttular.
Dönerken rahmetli babaannesinin, hiçbir zaman kahkaha ile derinden gülmediğini hatırladı. Her acı zamanla kapanırken, evlât acısı zamanla açılırmış… 
                 Makedonya’yı gezerken doğduğu köyde, mezarlıklarda, Vardar kenarında Köprülü’de tarihi çınarların olduğu yerde, Pazar yerinde, yani buradan göçenlerin hatıraları olan birçok yerde duygusal anlar yaşadı.
 Dorfullu köyünde Ayet Aga’nın evinde, kendisini elli yıl geriye götüren ortamlarda tarifsiz duygulara kapıldı. Nedime teyze ona ve yanındakilere artık Türkiye’de yapamadıkları yemekler, helvalar ikram ettiğinde bunları gözleri yaşararak yediler. Memlekette olduklarını hissettiler. Burası onların memleketi idi.
                Bunca yıl, doğduğumuz bu topraklara, dedelerimizin nenelerimizin ve yakınlarımızın mezarları olan bu ata yurdumuza hep hasret duyduk. Buralarda az da olsa bizim insanlarımız da yaşıyor. Onlarla bağlarımızı koparmadan, yardımlaşmamız gerekir diye düşündü.
 Fırsat buldukça yakınlarımızın mezarlarını ziyaret etmek için dahi olsa buralara gelmeliyiz. Böyle bir ziyaret başlı başına Makedonya’ya gitme nedeni olmalıdır.
Zaman ve mekân karıştığı için karmaşık duygularla yol alırken, bu ziyaretleri yapma fırsatı bulduğu için şanslı olduğunu düşünerek,  Allah’a şükretti.

                            

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme