27 Nisan 2014 Pazar

ALAETTİN YAYINTAŞ (ALAEDDİN YAYINTAŞ) GERÇEĞİ: “AYNAJİ ALEYDİN”


20 Nisan 2014 tarihinde televizyon kanallarının birinde Alaettin Yayıntaş hakkında bir program yayınlandı. Katılımcılar, araştırmacı- yazar diye tanıtılan Tuğçe Tuna Hanım, Alaettin Yayıntaş’ın oğlu ve iki yandaşından oluşuyordu. Programı sunan kişiyle önceden planlanan bir ortaoyunu oynandı adeta... “Hz.(!) Alaettin Yayıntaş” veya “Alaettin Yayıntaş hazretleri” (!)hitaplarını duyunca çok şaşırdık doğrusu...
   Bir kişiye hazret demekle hazret olunsa ortalık hazretten geçilmez. İnanıyorum ki bu kutsama hitapları bu kişiden zarar gören ve bu kişinin içyüzünü bilen insanların vicdanlarını yaralamıştır. İşin bir diğer yönü de bu şekilde araştırılmadan yapılan yayınların, bize “hazret” diye sunulan başka kişiler hakkında da şüpheye düşmemize sebep olmasıdır. Makedonya’nın Dorfullu köyünde, İzmir’den gelen kişilerce huşu içinde ziyaret edilen bir türbe görmüştüm. Bu kişiler gittikten sonra, ömrü boyunca bu köyde yaşamış olan bir dostuma:
 -Kim bu şeyh be aga? diye sorduğumda:
-Ne şeyhi be, şeyh magiya (büyü) yapar mı, o şeyh değil, şerdir. cevabını vermişti.
Biz Makedonya Köprülü göçmenlerinin söyleyişi ile Aleydin Baba, hazret olursa herkes hazret olur diye düşünüyorum. Ölmüş bir insan neyi ile araştırılır ve değerlendirilir. Tabi ki bıraktığı eserleri ile… Mürşit olduğunu ileri süren bir insanın geride çok değerli eserler bırakması gerekir. Bunlar, yazılı eserler olabilir, hayırlı, eğitimli, her yönüyle örnek evlatlar olabilir, irşat ettiği örnek insanlar olabilir. Herkes tarafından takdir edilen, örnek bir hayat olabilir.  Kanaatimce bunların hiç biri yoktur.  Alaettin Yayıntaş’ı araştırdığını söyleyen Tuğçe Tuna Hanıma ilk elde şunları sormak gerekir:
Bu adamın hangi eserini araştırmış, araştırmaya değer bir eserini mi bulmuş, iki mısra şiiri, iki satır yazısı mı var? Onda değil iki satır şiir, iki satır yazı yazma, herhangi bir metni okuma beceri ve algısı bile yoktu.
Sahip olduğu (mensuplarının ona sunduğu) çok geniş maddi imkânlara rağmen okutup örnek insan olarak yetiştirdiği tek bir evladı var mı acaba? Araştırmacı hanımın tek tek inceleyerek bu soruya cevap bulması gerekir. Benim bildiğim kadarıyla okumuş meslek sahibi olmuş tek bir evladı bile yoktur. Bildiğim kadarıyla evlatları onun yolundan giderek, aynı onun gibi mensuplarından topladıkları paralarla geçinmektedirler.
Alaettin Yayıntaş, ömrü boyunca bir gün bile çalışmadan çok geniş maddi imkânlara ve mallara sahip olmuş bir insandır. Tek özelliği Makedonya’daki “Köprülü Derbent Halveti Dergâhının” varisi olmasıdır. Bu konumunu çok iyi istismar ederek müreffeh bir ömür sürmüş tam bir sosyete hayatı yaşamıştır. Mensuplarına “bir lokma bir hırka” anlayışını dayatırken kendisi lüksün en katmerlisini kullanmıştır. Din istismarcılığı ile insanları sömürmesini çok iyi becermiştir. Allah ile aldatma deniyor ya, o da “Hak erenler” diyerek insanları aldatmıştır. Bunu yaparken boğazına kadar kul hakkına ve şirke battığını rahatlıkla söyleyebilirim. Dedesi bu kişinin çok yakını olan ve ölünceye kadar ona hizmet eden bir hemşerimin çocukluk hatırası ibret vericidir:
-Çocukken, Alaettin Yayıntaş’ın bayramlarda el öptürerek para toplaması bana ters gelirdi. Biz çocuklar el öperek büyüklerimizden bayram parası toplarken “Aleydin Baba” ( çevreden anlaşılmasın diye “dayı” deniyordu) el öptürerek para topluyordu. Elini öpenler ona para veriyordu.”
Onun yanlışlarını görüp ayrılan Hüseyin dede (Hüseyin Samtaş):
 -Yugoslavya’dan göç ederek Tito’nun ağır “porezlerinden” (vergilerinden) kurtulduk,  şimdi bu adamdan ayrılarak para vermekten, yani bunun da vergilerinden kurtulmuş olduk diyordu.
Kendinde insanüstü güçler olduğunu, çevresine inandırmış insanları kendine bağlamıştır. 1968’de İstanbul Üniversitesinde okurken, aynı üniversitede Tarih bölümü öğrencisi,  Makedonya’nın Kişina köyünden Ali isimli bir hemşerimin ölen babası için:
 -Ben babamın kesin cennete gittiğine inanıyorum, çünkü ölürken Allah’ı yanında idi. demişti.
 -Allah herkesin yanında değil mi? dediğimde,
 -Ama babam ölürken mürşidi Alaettin Yayıntaş yanında idi, onun için babam kesin cennete gidecektir” cevabını vermişti.
Makedonya’nın Cumali köyünden Mefail aganın oğluna göçmenliğin ilk yıllarında yapılan penisilin iğnesi, alerji yaptığı için ölümüne sebep olmuştu. Çocuğun annesinin, bu sırada oraya gelen Alaettin Yayıntaş’ın ellerine sarılarak “kurtar babacığım” diyerek bu faniden medet umması çocuk hafızamda derin izler bırakmıştı. Etrafındakilere, kendini Allah’ın vasıflarına sahip biri olarak göstermiş, onları korku ile karışık duygularla kendine bağlamıştır. Onu eleştirenlere “aman çarpılırsın” diyen birçok insana bu gün bile rastlamak mümkündür. Hatta onu eleştirenler, adamları tarafından kıstırılıp dersleri verilerek korkutulmuştur. Bazı konuları, zamanında bu kişiden zarar görmüş masum insanlar rencide olur diye yazamıyorum. Ama Tuğçe Tuna Hanım isterse özel olarak oturup kendisine ayrıntılı şekilde anlatabilirim.
Yugoslavya’dan geldikten kısa bir süre sonra, Alaettin Yayıntaş sözde bir dergâh, aslında lüks bir malikâne inşaatına girişti. Parası yoktu ama dergâhları Makedonya’da kalmış göçmen mensupları vardı. Göçmenler, kendileri kira evlerinde, tarla damlarında oturmalarına, yoksulluk içinde kıvranmalarına rağmen Alaettin Yayıntaş’a ev yapmak için seferber oldular. Onlara göre bu dergâha bir katkıda bulunmak çok önemli manevi bir görevdi. Bunu yaparak cennetlerini de kazanacaklarına inandırılmışlardı. İlkokula gittiğim yıllardı, İzmir’de oturuyorduk. Rahmetli babam Abbas Şirvan ve amcaoğlu Teki Şirvan İzmir’in Mersinli semtindeki marangoz dükkânlarını kapatarak bu binanın doğramalarını bitirinceye kadar Turgutlu’da çalıştılar. Yaz tatili olduğu için ben de onlarla beraber bu binanın doğramaları için çalıştım.
Daha sonra Turgutlu’ya taşınınca bu adamın içyüzünü, yanlışlarını, dine, ahlaka uymayan davranışlarını gören babam onu terk etti. Ömrü boyunca hemşerilerimizi bu adamın tasallutundan kurtarmak için bildiklerini herkese anlatmayı bir görev bildi. Yapılan binada, o zamana göre çok lüks malzemeler kullanıldı.
“Bir lokma bir hırka” prensibine hiç uymayan lüks bir yapı ortaya çıktı. Bir müddet sonra, göçmenliğin her türlü zorluğunu yaşamalarına rağmen bütün mensuplarının katkıları ile yapılan, kendisinin hiçbir emeği, hiçbir katkısı olamayan bu mekânı cemaat dışında birilerine satarak İzmir’e taşınmakta hiçbir sakınca görmedi. Çünkü o, sözü tartışılamayan sözde manevî sultandı. Karşıyaka’da inşa ettirdiği apartman dairelerine yerleşti.
Alâeddin Yayıntaş hayatı boyunca tam bir artist hayatı yaşadı. Hazret gerçekten iyi içerdi. Ne içtiğine gelince, gazoz içmezdi herhalde. Ailesi ile birlikte hiçbir zaman modanın gerisinde kalmadı. Hayatında bir gün bile çalışmadı. Gençler arasında adı “haylaz” ve göçmen söyleyişinde aynı anlama gelen “aynaji (aynacı)” idi. Maddi manevi hiçbir şey üretmedi; hep başkalarının kazandıklarını tüketti. Böyle olduğu halde lüks içinde yaşayıp Turgutlu’da geniş arazilerin, İzmir’de apartman dairelerinin sahibi oldu. Çünkü mensupları onu besledi.
Yalnız bayramlarda değil her vesile ile para topladı. Tarikat içinde okunan Vird’i Settarı defalarca bastırarak yüksek ücretlerle sattı. Para toplamak için her değeri kullandı. Yetmedi Köprülü’deki babasının ve dedelerinin mezarlarının da bulunduğu tarihi “Köprülü Derbent Halveti Dergâhını” da Hıristiyanlara sattı. Hem de Türkiye’ye göçtükten yıllar sonra Makedonya’ya giderek bu satışı gerçekleştirdi. Son on yılda Makedonya’ya on iki defa gittim. Makedonya’nın her tarafını, en ücra Türk köylerini ve bizim köylerimizi defalarca gezdim. Köprülü’ye yaptığım ilk gezide, hemen tarihi Derbent Halveti Dergâhını aradım.  Maalesef hayal kırıklığına uğradım.
Köprülü Derbent Halveti Dergahının Potok Deresinin Bugünkü Hali
Alâeddin Yayıntaş asırlık Derbent Dergâhını Hıristiyanlara satmış. Potok deresinin yamacındaki tekkenin yerinde şimdi Hıristiyanların yaşadığı birkaç ev bulunuyor. Tarihi Dergâhta Hıristiyanların yaşadığını üzülerek gördüm. Tarihi yapının yağmalandığını, çok değerli hat levhalarının, tabloların, kitapların çeşitli yerlere dağıtıldığını, Ahmet Babanı kabri ile diğer asırlık kabirlerin yıkılıp yok edildiğini büyük bir üzüntüyle anlatan buradaki Türklerden öğrendim. Binaları ve içindeki paha biçilmez eserleri ile bir vakıf olarak yaşatılması mümkün iken dünyanın kara parasına feda edilen bu tarihi yapı için ben de çok üzüldüm. Bu güzel mekânda yaşanan yüzlerce yıllık hatıranın bir çırpıda yok sayılması çok acı.  Burada bizim ve daha birçok kişinin hatıraları vardı. Buraları satan o kişi, bir mülkü değil, buraya bağlı olanlarla birlikte, kendi tarihini, madde ile birlikte manalarını da paraya değiştiğinin farkına varmamış ne yazık ki. Mürşitlik iddiasındaki bir kişinin paraya bu kadar tapması ibret vericidir. Yaşlı bir Makedon kadının dergâhta geçirdiği güzel günleri, turşu ve tarhana yapmalarını hasretle anıp ağlaması bizi çok duygulandırdı.
Sağ tarafta dergahtan kalan duvar
“-Ben evimden baktığım zaman Ahmet Babanın mezarını görüyordum, şimdi göremiyorum” diyerek eski Müslüman komşusu için üzülen bir Hıristiyan kadın… Bu vefalı davranış, onun kalitesini ve onda bu duyguyu yaratan Şeyh Ahmet Babanın insanî kalitesini gösteriyor. 
Bu tarihi kurum yaşatılsa idi, buralardan Türkiye’ye göçmüş olan bizler ve bizden sonraki nesiller için Köprülü’ye gelme sebebi olurdu. Sadece bu olay bile Ahmet Babanın oğlu Alâeddin’in maneviyat için değil maddiyat için yaşadığını açıkça göstermektedir. Dervişleri ömür boyu onu paraya boğmalarına rağmen, babasının ve dedelerinin mezarlarını bile satan bir insandan ne beklenir? Böyle bir insandan iyilik sadır olur mu?
Üstte dergahtan kalan küçük kapı
Bu yüzden bana göre, Köprülü Derbent Halveti Dergâhının son şeyhi, Şeyh Ahmet Babadır ve onunla dergâh ömrünü tamamlamıştır. Şeyh Mehmet babanın, Köprülü’nün güneyinde bulunan Demirkapı yakınlarındaki Koşarka köyünde yaşayan Şeyh Mustafa babadan hilafet alarak 18. Asrın başlarında kurduğu dergâh, Şeyh Ahmet Babanın 1950 yılında ölmesi ile son bulmuştur. İnsanların yaptığı, ortaya koyduğu her şey fanidir. Yani belli bir ömürleri vardır ve bir gün son bulurlar. Dergâhlar da insanlar tarafından oluşturulan kurumlardır. Yüce düşüncelerle kurulurlar, faydalı işler görerek yükselirler, duraklarlar sonra da düşüşe geçince görevlerini tamamlayarak son bulurlar. Burada da öyle olmuştur. Baki olan Allah’tır.
         Şimdi artık tarih olmuş bu kurumu Alaettin Yayıntaş’ın, ne dinî ne de dünyevi hiçbir eğitimi olmayan oğlu Hasan Şükrü devam ettirmeye çalışıyor; “artık mürşit benim” diyor. Mürşit irşat edendir, aydınlatandır, yol gösterendir. Bir insanın bunları yapabilmesi için bilgi ile donanarak, ruh olgunluğuna erişmiş olması ve örnek bir hayat yaşaması gerekir. Hasan Şükrü’de bunların hiçbiri yoktur. Öncelikle geçimini sağlayacak bir mesleğe sahip değildir. Zaten böyle bir gayreti hiçbir zaman olmamıştır. Nasılsa onu besleyen, istediği zaman para veren kandırılmış insanlar var. Duyduğum kadarıyla dervişlerini borçlandırarak büyük bir market teşebbüsü oldu. Ama ticaretin kuralları şeyh, mürşit tanımadığı için kısa sürede iflas ettiler. Kendisi sadece kâra ortak olduğu için, evlerini bankalara ipotek ettiren bazı dervişlerinin evleri icra yoluyla satıldı. Yıllarca didinip çalışarak elde edilen mallar bu şahsın doymak bilmeyen dünyevî hırsları yüzünden yitip gitti. Tabi kendisi bir şey kaybetmedi; kaybeden hep teslimiyetle ona bağlananlar oldu.
            Hasan Şükrü’nün başka türlü zaaflarının da olduğunu İstanbul’da düğünlerde müzik yapan bir ahbabım anlattı: Hasan Şükrü, İstanbul’da bir göçmen düğününde içkiyi fazla kaçırıp uygunsuz davranışlarda bulununca gençler tarafından tartaklanmak istenmiş, oradan apar topar kaçırılmış. Bu yaşananlar yüzünden şimdi bu semte gidemediği de önemli bir hakikat...
Sadece kendi bağlılarının bulunduğu kapalı toplantılarda hurafelerle dolu yalan yanlış rivayetlerle kendilerinde keramet olduğunu anlatıp etrafında kalmış bir avuç insanı tutmağa çalışmaktadır. Ne kendisi ne de babası Alaettin Yayıntaş, hiçbir dini bilgiye sahip değillerdir. Başta,  Kur’an bilgisinden çok uzaklar. Hiçbir İslâmî bilgiye sahip değiller. Bu konuda hiçbir eğitimleri yok, kulaktan dolma yalan yanlış rivayetlerle işi götürüyor. Maalesef, bu adamın peşinden giderek cenneti bulacaklarına inanan birkaç akrabam ve hemşerim halâ var.
Hasan Şükrü’nün şimdiye kadar kaç siyasi partiye üye olduğunu sayın araştırmacı Tuğçe Tuna Hanımın araştırmasını rica ediyorum. Menfaati için ne zikzaklar çizdiğini göreceğinden eminim. Yakın zamanda “Muaviye ve Yezit” takımı dedikleri anlayışla, şimdi menfaatleri gereği kol kola olmaktan hiç çekinmiyorlar. Namazı ve orucu yıllar önce terk ettikleri için, namaz kılmasını bilmeyen mensuplarına şimdilerde siyasi ortam gereği namaz öğretilmeye başlanmış. Aslında bu güzel bir gelişme olarak görülebilir ama Allah’ın emri olduğu için değil, çevreye uyum için, çıkarları zedelenmesin diye namaz kılmanın kime ne hayrı olur? Annesinin cenazesinde bile camiye girmeyen insanlar gördüm. Şimdi bilhassa çevreye olumlu görünmek için mensuplarının, Cuma namazlarına gitmeleri ve cenazelerde camiye girmeleri emredilmiş.
Televizyon programını seyredenler, konuşulanlardan ortada hiçbir şey olmadığını görmüşlerdir zaten… Uydurma, akıl ve mantık dışı birkaç söylentiden başka ne anlatıldı? Keşke Tuğçe Tuna Hanım, o adama biat etmiş kişilerden, başka kişilerle de konuşmuş olsa idi. Tarafsız olarak gerçeği bulma niyetinde olan araştırmacılar böyle yaparlar. Herkesle konuşurlar. İnandığı yanlışları, gerçek diye ortaya koyma gayreti araştırmacılık değildir.  
Makedonya’ya yaptığım gezilerden birinde Ohri’deki Hayati Baba Halveti tekkesine sabah namazına gittik. Namazdan sonra yazlık kahve ocağında tekkenin “dedesinin” pişirdiği kahvelerimizi içerek şeyhle kısa bir sohbet yaptık. Sohbetten sonra şeyh ve diğerleri çıkıp gittiler. Emekli olan İbrahim Dede “oturun size taze kahve yapayım” deyince, gazete bayii işleten İsmail Arif amca ile birlikte oturup sohbeti ettik. Bir ara, İbrahim Dedeye:
-İbrahim Dede, şeyh efendi şimdi uyumaya mı gitti diye sordum. Bu soruma çok şaşırdı:
-Niçin be uyumaya gitsin, uyursa çocuklarına kim ekmek götürecek, işine gitti dedi.
-Şeyh efendi ne iş yapıyor?
- İnşaat ustası.
-İbrahim Dede, kusura bakma biz herhangi bir işte çalışan şeyh görmediğimiz için sordum. Türkiye’de bizim tanıdığımız şeyhler hiç çalışmazlar. Zaten sabah namazına kalkmazlar. Bir sebeple kalkarlarsa daha sonra yatıp öğleye kadar uyurlar. Onlar dervişlerinden topladıkları paralarla yağlı ballı geçinirler. İbrahim dede çok şaşırdı.
-Abe nice şeyhmiş onlar, öyle şeyh olmaz. Onlar sahte şeyhlerdir.
             Onlar “sahte şeyhtir” de bu sistem günümüz gerçekleriyle ne kadar uyumludur, günümüz dünyasında irşadın, ilim sahibi olmanın, yetişmenin, yetiştirmenin, kişisel ve toplumsal gelişmenin, dayanışmanın, birlik olmanın yegâne şartı bir kula, bir faniye bağlanmak mıdır? Şu sıralar çokça işittiğimiz “zamanın ruhunun” bu konuda çok farklı şeyler söylediğini fark etmek, o kadar da zor değil kanaatindeyim.
            Üsküp Rufai dergâhı şeyhi, aynı zamanda Tefeyyüz İlköğretim okulunda öğretmen olan şey Haydar baba, 1983’te Türkiye’den gelen bir misafirine:
-Muharrem, artık şeyh olarak bizim işimiz bitti. Çünkü artık televizyonlar var. Televizyonlardan herkes her şeyi öğreniyor, bize niye gelsinler? demiştir.
Bu çok doğru ve akıllı bir tespittir. Hele Rahmetli Haydar baba bugünkü bilgisayar ve internet çağına yetişse idi, tekkenin kapısına kendisi derhal kilit vururdu herhalde...
Tekkeler, dergâhlar bilgi kaynaklarının olmadığı, okuma yazma oranının çok düşük olduğu dönemlerde insanları, iyiye, güzele yönlendirerek doğru yaşamalarını sağlamış, kültür kurumlarıdır. Bu kurumların yaptığı hoşgörüye dayalı hizmetler her türlü takdirin üstündedir. Ama uzun zamandır bu kurumlar işlevlerini kaybetmişlerdir. Zaten zamanla babadan oğula geçen bir hanedanlığa dönüşüp yozlaştıkları bir gerçektir. Başlangıçta, posta “erbabı” yani ehil olanalar otururken, daha sonra “evladı” oturmuş ve yozlaşma başlamış. Bu yerler bir geçim kapısı olarak görülmüş, mana yerine madde hâkim olmuştur. Zaten günümüzde bilgi kaynaklarına ulaşmak için bir tuşa basmak yeterli hale gelmiştir. Rahmetli Atatürk, ileriyi gören büyük bir devlet adamı olduğunu yozlaşan bu kurumları kapatarak göstermiştir.
Programda sözü edile askerlik olayına da açıklık getirmek isterim.
Rahmetli Sâmiha Ayverdi Hanım, “Abide Şahsiyetler” isimli eserini yanılmıyorsam 1977’de yayınladı. Maalesef Alaettin Yayıntaş’ı fazla araştırmadan, anlatılan olayı kitabına koydu. Kitaptaki o bölümü okuyunca kendisine bir mektup yazdım. Bu olayın Alaettin Yayıntaş’la ilgisi olmadığını, çünkü askerliğini babamla birlikte “Trudovak” olarak ikinci dünya savaşı sırasında Bulgar idaresi zamanında yaptığını anlattım. Ayrıca bu kişinin uygunsuz yaşayışını naklettim. Cevaben bana yazdığı mektupta, her toplumda böyle kişilerin olabileceğini ifade etti. Ayrıca Süleyman peygamber zamanından bir hikâye naklederek, kuşlara zarar veren bir din adamının, din adamı kıyafetiyle kuşları aldattığını bu yüzden bu kıyafetten soyulduğunu nakletti. Alaettin Yayıntaş gibi kişilerin de, insanların aldanmamaları için, şeyh kisvesinden soyulması gerektiğini ilave etti. Sâmiha Hanım burada fazla araştırma yapmadığı için, istemeden sözde din adamının reklamını yapmıştır. Bu sözde din adamının gerçek yüzünü bilenler, bundan sonra, tanıtılan geçek din adamlarına da şüphe ile bakacaklardır.
Yazıda sözü geçen fotoğrafın ön ve arka yüzü
Alaettin Yayıntaş babamın asker arkadaşıdır. Bulgarlar askere aldıkları Türklere silah vermemek için, “Trudovak” diye bir askeri sınıf icat etmişlerdir. Trudovak, işleyen, çalışan olarak tercüme edilebilir. Çünkü bu sınıfa sadece Türkler ve çingeneler alınıp kazma kürekle yol yapımında ve inşaatlarda çalıştırılarak askerlik süreleri tamamlanırdı. Bu askerlerin, asker kıyafetleri yoktur. İş elbiseleri ile çalışmaktadırlar. İkinci dünya savaşında Almanlarla müttefik olan Bulgarlar Makedonya’da yönetimi ele almışlardır. İşte babam ve Alaettin Yayıntaş bu dönemde aynı yerde askerlik yapmışlardır. Elimde babamla Alaettin Yayıntaş’ın Trudovak askeri olarak çekilmiş bir fotoğrafı var. Fotoğrafın arkasında babam tarafından el yazısı ile yazılmış; “Sevgülü Annecıgim Alaydin efendi ile Çektigımız bir eskerlik futugrafimizi günderiyorus” yan tarafta “oğlun Abbas” sağ üst köşede ise “29-6-1943” tarihi ve altında “Konyu” yazısı bulunuyor. Bu fotoğraf, “Çıkayım Gideyim Rumeli’ne” isimli kitabımda da yer almaktadır. Trudovak’ta Hıristiyan yemek kazanı yoktur, sadece Müslüman kazanı vardır. Çünkü burada askerlik yapan Hıristiyanlar yoktur.
Hıristiyan ve Müslümanların birlikte askerlik yaptığı dönem Komünist Tito dönemidir. Tito ise ancak İkinci Dünya savaşından sonra yönetime gelmiştir. 1947’de geçtiği söylenen olay ya hayal ürünüdür ya da başkası tarafından yaşanmış ve Alaettin Yayıntaş tarafından kendisine adapte edilmiştir.
Trudovak askerliği çok zor bir askerliktir. Babam gibi köyde ağır işlerde çalışmaya alışmış insanlara bile zor gelen bir askerliktir. El bebe gül bebe büyümüş, şehzade(!) diye el üstünde tutulmuş ve hayatında hiçbir iş görmemiş, zayıf çelimsiz Alaettin Yayıntaş için bu askerliğin nasıl zor olduğunu varın siz tahmin edin! Fotoğrafta babam ne kadar güçlü görünüyorsa, Alaettin Yayıntaş o kadar cılız ve çelimsiz görünüyor. Rahmetli babam, normal işleri bile yapamayan, hiçbir zorluğa katlanamayan, Ahmet babanın bu cılız, güçsüz ve her yönüyle zayıf iradeli oğlunu korumakta çok zorlandıklarını, bunun için Bulgar görevlilere devamlı hediye ve rüşvet verdiklerini anlatırdı. En basit güçlüklerle baş edemeyen böyle birinin günlerce aç kalacağına doğrusu benim aklım ermiyor. Bu yüzden Sâmiha Ayverdi’nin kitabına aldığı bu hikâyenin gerçek olması pek mümkün görünmüyor. Çünkü mal meydandadır.
Bütün bu anlattıklarımla günümüz dünyasında fanilere hazret denmesi bile tartışma konusuyken Alaettin Yayıntaş gibi birine “hazret” diyerek onu yücelten anlayışın yanlışlığını ortaya koyduğumu düşünüyorum. Ayrıca bu yüceltmenin, doğruluk adına adalet adına Müslümanlık adına büyük bir yanlış olduğunu söyleyebilirim. Bu yaklaşım, çeşitli şekilde bu kişiden zarar görmüş bazı insanların vicdanını da yaralamıştır. Biat kültüründen kurtulup yüce Allah’ın emrettiği gibi aklını kullanan bireyler olmazsak, içte dışta bizi daha çok sömürürler. Yanlışta olanları Allah ıslah etsin.

1 yorum:

  1. Tv programını ben de seyretmiştim.Ne yazık ki programda Alaeddin Yayıntaş için İzmir'deki bir Üniversite'de kürsü kurma fikri bile ortaya atıldı,bunu da ilave etmek isterim.İnşallah yazdıklarınız,ona inanan tertemiz Evlad-ı Fatihan torunlarının kurtuluşuna vesile olur.Mürşid olarak Kur'an yeter.Gönlünüze,kaleminize sağlık.Saygılar.

    YanıtlaSil