17 Nisan 2011 Pazar

Köprülü Derbent Halveti Dergahı

      Makedonya’daki birçok dergâhtan biri olan Derbent Halveti Dergâhı 18. yüzyılın başlarında Şeyh Mehmet baba tarafından Köprülü’de (Velez) kurulmuştur. Bu dergâh Potok deresinin oluşturduğu boğazın girişinde sarp bir yamaca kurulmuştur. Adı bulunduğu mevkiden gelmektedir. Derbent, sarp geçit, boğaz manasına gelmektedir. Anadolu ve Rumeli’de bu isimle anılan birçok yer vardır.     
Bu dergâh geçidin en hakim yerinde bulunmaktadır. Şeyh Mehmet baba, Köprülü’nün güneyinde bulunan Demirkapı yakınlarındaki Koşarka köyünde yaşayan Şeyh Mustafa babadan hilafet almıştır.
     Şeyh Mehmet babanın 1754 yılında vefatından sonra posta oğlu Şeyh Osman baba oturmuştur. O da Koşarkalı Şeyh Mustafa babadan hilafet almıştır.
     Şeyh Osman babanın 1804 yılında vefatından sonra, Şeyh Osman babanın oğlu Şeyh İbrahim baba Koşarkalı Şeyh Mustafa babanın oğlu Şeyh Mahmut babadan hilafeti alarak 1844 yılına kadar posta oturmuştur.
     Şeyh İbrahim babadan sonra 1856 yılına kadar büyük oğlu Şeyh Nuarddin baba, ondan sonra da küçük oğlu Şeyh Süleyman baba 1862 yılına kadar posta oturmuştur.
     Şeyh Süleyman baba, hilafeti Prizren’in Saraçhane Halveti Şeyhi Cemali babadan almıştır.
   Şeyh Süleyman babanın vefatında oğlu İsmail sekiz yaşındaymış. Prizren’e gönderilerek on sekiz yaşına kadar ders alarak hizmet ettikten sonra Şeyh Abidin babadan hilafeti alır. Şeyh İsmail baba 1912 yılına kadar Derbent dergâhında posta oturmuştur.
     Şeyh İsmail babanın vefatından sonra oğlu Şeyh Ahmet baba 1950 yılına kadar postnişinlik yapmıştır. Şeyh Ahmet baba hilafeti Prizren Halveti dergâhı postnişini Şeyh Ali Alâeddin babadan almıştır.
     Şeyh Ahmet babanın yerine oğlu Ali Alâeddin, Prizren Saraçhane dergâhı şeyhi Hasan babadan hilafeti alarak posta oturmuştur. 1957 yılında Türkiye’ye göç ederek 1996 yılında vefat etmiştir.
     Bana göre Derbent Dergâhının son şeyhi, Şeyh Ahmet Babadır. Oğlu Alâeddin ne Makedonya’da ne de göçtüğü Türkiye’de bu makamı dolduramamış ve cemaatin dağılmasına sebep olmuştur.
     Önceleri hilafet makamı olarak Demirkapı Koşarka köyü iken Şeyh Süleyman babadan itibaren Prizren’e geçtiğini görüyoruz. Prizren’deki Saraçhane Halveti tekkesini kuran Pir Osman baba Serezli Pir Eşşeyh Hüseyin Efendi’den icazet almıştır. Tekkede var olan şecereye ve silsileye göre Ramazaniye koluna dolayısıyla Ahmediye şubesine dayanmaktadır.
     Şimdiye kadar yazılan ve yayınlanan eserlerde ise Halveti Karabaşi olarak gösterilmektedir. Bu vesileyle Makedonya’daki bazı Halveti postnişinleri Prizren tekkesinden icazet almakla Karabaşiyye olduklarını kabul etmektedirler.
     Derbent dergâhının benim için özel bir yeri vardır. Annemin babası Adil dedem, babamın babası Hasan dedem, babam, onun amcaları dayıları ve birçok akrabam, köylülerimiz bu dergâha bağlı olagelmişlerdir.
     Köprülü’nün bütün köylerinde bu dergâha bağlı, tasavvufa gönül vermiş çok sayıda insan bulunuyordu. Aslında bu bağlılık babadan oğula devredilen bir anane gibiydi. Bu anane çok nadir olarak bozulur, babası başka tarikata bağlı iken Derbent Dergâhına gelenler olduğu gibi, babası buraya bağlı iken başka tarikatlara gidenler de olurdu. Köprülü’de Halveti dergâhından başka, Nakşi, Rufai ve Bektaşi dergâhları bulunuyordu. Ayrıca Hayati, Sinani gibi başka tarikatlara bağlı olanlar da vardı.
     Genelde dergâhlar arasında dostane bir ilişki olmasına rağmen gizliden gizliye bir rekabetin olduğunu söylememiz yanlış olmaz. Dergâha bağlı olanların sayısının artması güç ve itibarın artması demekti. Köylerde dergâha ait araziler bulunuyordu. Çeltikçi’de pirinç tarlası, Karaslar’da sebze bahçesi, Cumalı’da bağlar, Soyaklar’da ve diğer Oşçebol köylerinde ekin tarlaları gibi. Bu arazilerde o köyde bulunan dervişler çalışır, elde edilen ürünün geliri dergâha giderdi.
     Bu arazilerde çalışanlar Allah yolunda hizmet ettiklerine inanırlardı. Çünkü bu insanlar bir mürşide bağlanmadan kurtuluşa ermenin mümkün olmadığına inandırılmışlardı. Hatta “mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır” gibi saçma bir ifadeyi kullanılarak insanlar bir mürşide bağlanmaya zorlanmıştır. Bu yüzden dergâha yapılan hizmeti Allah’a yapılmış sayıyorlardı. Bu şartlandırma bugün bile birçok kesimde devam etmektedir. Şems-i Tebriz’i “Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne pasiflik demektir. Tam tersine böyle bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. İnsan bu şekilde huzuru bulur” diyor. Hakk’a teslimiyet zamanla mürşide teslimiyete dönüşmüş, kulun kula teslim olma durumu yaygın hale gelmiştir. Bir mürşide bağlanmak insanı kurtarır demek Kur’an hükümlerine aykırıdır. Kimin hidayete erdiğini Allah’tan başka kimse bilemez. İnsanları hidayete erdireceğini iddia eden mürşidin de hidayete erip ermediğini ancak Allah bilir. Kendisini kurtarıp kurtarmadığı belli olmayan bir kişi nasıl başka birinin kurtuluşunu sağlar.
     Mürşide teslimiyet, kâmil mürşitler zamanında fazla bir olumsuzluk yaratmasa da bu makamın babadan oğula geçmesi kaçınılmaz yanlışlıklar doğurmuştur. Yedi yüz elli yıl önce Şems-i Tebriz’i hazretleri şöyle buyuruyor; “Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hacı, hoca, şeyh, şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil… “
     Kendi içine bakmayı beceren insan, eksikliklerini görür, benlikten uzaklaşır nefsini terbiye ederek kâmil insan olma yolunda mesafe kat eder. Mürşidine hayran olan insan yanlış doğru ayırmadan onun her davranışını onaylayıp taklit eder. Davranışlar doğru ise neyse ama yanlışsa sonuç karanlıktır.
     Bu genel değerlendirme bütün dergâhlar için geçerlidir diye düşünüyorum. Ben burada konumuzla ilgili olarak Derbent Dergâhı ile ilgili tespitlerimi paylaşmak istiyorum.
     Yazımın giriş bölümünde de belirttiğim gibi Şeyh Ahmet baba 1912 – 1950 yılları arasında Derbent Dergâhında postta oturarak geniş bir kitleye hizmet götürmüştür. Şeyh Ahmet Babanın dürüstlüğü herkes tarafından anlatılmaktadır. Bizim köyden Kara Rahmanların Demir dayının babası bu dergâha bağlı olmamasına rağmen bir gün Ahmet Babayı ziyarete gelir:
     “– Azizim, oğlum Rahman çok genç ve aklı bir karış havadadır. Ben hasta bir adamım. Elimde epey bir miktar para bulunmaktadır. Bu paranın şimdi Demir’in eline geçmesini doğru bulmuyorum. Eline geçerse çarçur eder, bitirir diye korkuyorum. Bu parayı sana vereyim, Demir büyüyüp olgunlaşınca ona verirsin.” der.
     Bu olaydan kimsenin haberi olmamasına rağmen seneler sonra Şeyh Ahmet baba, Demir dayıyı çağırarak babasının bıraktığı parayı ona teslim eder.
     O, Köprülü ve çevresinde dürüstlüğü, olgun kişiliği, bilgisi ve geniş hoşgörüsü ile tanınmıştır. Kendine bağlı müritleri yanında diğer dergâh mensupları tarafından da bugün bile saygıyla anılmaktadır. Maalesef oğulları onun bu misyonunu devam ettirememişlerdir.
     Şeyh Ahmet Baba ilk evliliğinden olan çocukları Teki (Tâki), Hakkı ve Şükrü’yü 1953 göçünden çok önce Türkiye’ye göndermiştir. Bunlar, kendilerinden önce göçmüş olan müritlerin bulunduğu Manisa ve Turgutlu’ya yerleşmişlerdir. Daha sonra kardeşleri Alâeddin de bu yüzden önce Turgutlu’ya yerleşecek, onu takip eden çok sayıda bağlıları peşinden gelecektir. Böylece Turgutlu’da Köprülü köylerine mensup göçmen sayısı artacaktır.
     Bu makamların babadan oğula geçme alışkanlığının yanlışlığını ortaya koyması bakımından Şeyh Ahmet Baba gibi yetişkin bir insanın bile yanlış yaptığını gösteren bir olayı ibret verici buluyorum. Şeyh Ahmet Babanın yanında, ilk evliliğinden olma Alâeddin ve ikinci evliliğinden olma Sudi isimli oğulları vardır. İlk evliliğinden olan diğer çocukları Türkiye’de olduğu için Köprülü’de bulunan çocuklarının büyüğü Alâeddin veliaht olarak görülmektedir.
     Fakat Alâeddin, el bebe gül bebe büyüdüğü için nerde akşam orda sabah yaşayan sorumsuz bir insandır. Okuma, bilgi edinme gibi bir niyeti yoktur. O’nun tercihi dünya zevklerinden yanadır. Dergâha bağlı belli başlı kişiler bu durumdan gelecek açısından endişe duymaktadırlar. Ahmet Babanın kardeşi Hamdi Ajo (amca) herkes tarafından sevilen sayılan bir insandır. Bilgisi, olgun kişiliği ve örnek yaşayışı ile bu makamın tam adamıdır. Soyaklarlı Hasan ağadan dinleyenlerin bana naklettikleri bir olay Ahmet Baba gibi bir insanın bile nasıl zafiyet gösterdiğini ortaya koyması bakımından önemlidir.
     Ahmet Baba ağır hastadır. Kardeşi Hamdi Amca ve bazı dergâh ileri geleni kendisini ziyaret ederek gelecek konusunda endişelerini dile getirirler. Çünkü Alâeddin’e güvenmedikleri için dergâhın geleceği açısından endişe duymaktadırlar. Onun yerine Hamdi Amcayı işaret ederler. Hamdi amca yanında suskun kalan Ahmet Baba O çıktıktan sonra “kardaşa bak; yerimde gözü var; postun kendi evladına geçmesini istiyor” der. Maalesef dergâhın geleceğini değil oğlunun geleceğini düşündüğünü gösterir. Bu davranış, hastalık ve yaşlılıktan olabilir ama bu işin babadan oğula geçme yanlışını açıklayamaz. Eskiler, “ne zaman erbabı yerine evlâdı kuralı yerleşti o zaman bu işler bozulmaya başladı” derler. Hangi makam, hangi iş olursa olsun liyakat gözetilmezse başarısızlık kaçınılmazdır.
      Hamdi Ajoyu çocukluk yıllarımdan çok iyi hatırlıyorum. (Ahmet Babanın kardeşi olduğu için herkes kendisine amca anlamına gelen ajo sıfatıyla hitap ederdi.) İzmir’de evimize gelir misafirimiz olurdu. Namazlarını aksatmaz, Ramazan aylarında geldiğinde oruçlu olduğunu görürdük. Bu ibadetlerin dergâha mensup olanlar tarafından tam uygulandığını görmediğim için Hamdi Ajo hep ilgimi çekmiştir. Sakin bir tavırla yaptığı konuşmaları kenardan merakla dinlerdim.
      Türkiye'de Yayıntaş soyadını alan, Alâeddin'e gelince, O tam bir artist hayatı yaşadı. Ailesi ile birlikte hiçbir zaman modanın gerisinde kalmadı. Hayatında bir gün bile çalışmadı. Böyle olduğu halde lüks içinde yaşayıp, Turgutlu’da geniş arazilerin, İzmir’de apartman dairelerinin sahibi oldu. Çünkü mensupları onu besledi. Kendileri kira evlerinde, bahçe damlarında oturmalarına rağmen seferber olarak onun için büyük bir malikâne inşa ettiler. İnançları gereği azla yetinmesi gerekirken ve bunu konuşmalarında hep tekrar ederken, zamanın her türlü lüksünü bu inşaatta kullandı. Göçmenliğin her türlü zorluğunu yaşamalarına rağmen bütün mensupları bu yapıya katkı sağladılar. Daha sonra hiçbir emeği ve katkısı olamayan bu mekânı cemaat dışında birilerine satarak İzmir’e yerleşti. Karşıyaka’da inşa ettirdiği apartman dairelerine yerleşti.
       Büyük maddi imkânlara sahip olmasına rağmen çocuklarının standart bir eğitim almalarını bile sağlayamadı. Bu rahat ortamda bir şehzade muamelesi gören çocukların bir şeyler başarması zaten çok zordur. Cemaat zaman içinde dağıldı. Oğullarından biri şimdi çok az kalmış mensubu ile babasının hayatına benzer bir hayatı devam ettirmeye çalışıyor.
       Köprülü’ye yaptığım gezide tarihi Derbent Halveti Dergâhını aradığımda maalesef hayal kırıklığına uğradım. Alâeddin Yayıntaş ve kardeşi Sudi asırlık Derbent Dergâhını Hıristiyanlara satmışlar. Potok deresinin yamacındaki tekkenin yerinde şimdi Hıristiyanların yaşadığı birkaç ev bulunuyor. Tarihi Dergâhta Hıristiyanların yaşadığını üzülerek gördüm. Tarihi yapının yağmalandığını, çok değerli hat eserlerinin, tabloların, kitapların çeşitli yerlere dağıtıldığını, Ahmet Babanın kabri ile diğer asırlık kabirlerin yıkılıp yok edildiğini büyük bir üzüntüyle anlatan buradaki Türklerden öğrendim. Binaları ve içindeki paha biçilmez eserleri ile bir vakıf olarak yaşatılması mümkün iken dünyanın kara mangırına feda edilen bu tarihi yapı için ben de çok üzüldüm. Bu güzel mekânda yaşanan yüzlerce yıllık hatıranın bir çırpıda yok sayılması çok acı... Buraları satanlar bir mülkü değil, buraya bağlı olanlarla birlikte, kendi tarihlerini, madde ile birlikte manalarını da paraya değiştiklerinin farkında olmamışlar ne yazık. Yaşlı bir Makedon kadının dergâhta geçirdiği güzel günleri, turşu ve tarhana yapmalarını hasretle anıp ağlaması bizi çok duygulandırdı. “Ben evimden baktığım zaman Ahmet Babanın mezarını görüyordum, şimdi göremiyorum” diyerek eski Müslüman komşusu için üzülen bir Hıristiyan kadın… Bu vefalı davranış, onun kalitesini ve onda bu etkiyi bırakan Şeyh Ahmet Babanın büyüklüğünü gösteriyor.
    Bu tarihi kurum yaşatılsa idi, buralardan Türkiye’ye göçmüş olanlar ve kendilerinden sonraki nesilleri için Köprülü’ye gelme sebebi olurdu. Sadece bu olay bile Ahmet Babanın oğlu Alâeddin Yayıntaş'ın maneviyat için değil maddiyat için yaşadığını açıkça göstermektedir.
       Bu yüzden Köprülü Derbent Halveti Dergâhının son şeyhi Şeyh Ahmet Babadır ve onunla dergah ömrünü tamamlamıştır. İnsanların yaptığı, ortaya koyduğu her şey fanidir. Yani belli bir ömürleri vardır ve bir gün son bulurlar. Dergâhlar da insanlar tarafından oluşturulan kurumlardır. Yüce düşüncelerle kurulurlar, faydalı işler görerek yükselirler, duraklarlar sonra da düşüşe geçince görevlerini tamamlayarak son bulurlar. Burada da öyle olmuştur.
       Baki olan yüce Allah’tır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme