15 Şubat 2017 Çarşamba

ÇELTİKÇİ YOLLARINDA



Elli yıl aradan sonra doğduğum köye doğru...

  
Vardar ve Köprülü
          

  1955 yılında o zamanlar Yugoslavya’nın altı federe devletinden biri olan Makedonya’dan Türkiye’ye göç ettik. Bu toptan, geride hiç kimse kalmamacasına yapılan bir göçtü. Bu göç, maalesef biz Türkleri Balkanlardan silmenin en büyük operasyonuydu. Köprülü ve çevresinde hiç Türk kalmadığını düşünürken buralarda Türklerle ve Türkçe konuşan çeşitli milletlere mensup insanlarla karşılaşınca çok sevindik. Her şeye rağmen Türk varlığı ve kültürü Makedonya’da yaşamaya devam ediyor.
Köprülü ve Vardar


Doğduğum köy, Köprülü (Veles) kasabasının Çeltikçi (Orizari) köyüdür. Şimdi Çeltikçi’de bizim evlerimizi ve arazilerimizi alan, Sırbistan’ının Yenipazar ((Novipazar) şehrinden gelen Müslüman Boşnaklar yaşıyorlar.

İki gündür Makedonya’dayım elli yıl aradan sonra köyüme gidiyorum. Sekiz yaşımda iken ayrıldığım köyümde evimi, okulumu ve hatıralarımı bulmağa çalışacağım.



Eskiden Hanların bulunduğu meydanda tarihi çınarlar.
Köprülü’de yaşayan ve burada tanıştığımız hemşehrimiz, Eyvaz Aga’nın Yugo marka arabası ile Köprülü’den Çeltikçi’ye doğru yola çıktığımızda heyecanım son haddini bulmuştu. Kimsenin yardımı olmadan köyümün yolunu bulacağıma güvenim tamdı.

Çocukluğumda eşek sırtında kat ettiğimiz bu yolu çok iyi hatırlıyorum. Rüyalarımda da defalarca bu yoldan kasabaya gidip geldim. 

Vardar’ın karşı tarafına geçtikten sonra eskiden hanların bulunduğu tarihi çınarlar bizi karşılıyor. Çocukluğumda babamla Salı günleri Köprülü’de kurulan pazara geldiğimizde eşeğimizi bu hanlardan birine bağlardık. Bu hanlar, Anadolu’da da pek çok örneği olan avlusu yuvarlak taş döşeli, alt katlarında hayvanların bağlandığı iki katlı yapılardı. Şimdi çınarlar, modern binaların çevrelediği bir meydanda asırlık ömürlerini sürdürüyorlar. Hanlardan eser kalmamış.

Az daha ilerleyince sağ tarafta askerî kışlayı (kasarna) görüyoruz. Tabi kışladan pek bir şey kalmamış. Yugoslavya’nın dağılma sürecinde Sırplar burayı terk ederken elektrik anahtarlarına varıncaya kadar her şeyi söküp götürmüşler.

Kazovası, köyün deresi (Topolka) ve Porsulana Fabrikası.
Kışladan ilerde solda hastane (Bolnisa) bulunuyor. Köprülü, Manastır treninin tünele girdiği yer de, hafızamda kalan noktalardan biridir. Bu noktaları takip ederek doğru köyüme gideceğim. Tünelin üstünden geçtikten sonra zaten köyün arazisi ve eskiden pirinç tarlalarımızın bulunduğu Kaz ovası bizi karşılıyor. Kireç ve ipek fabrikalarından sonra köyün hemen altındaki Porsulana (porselen) fabrikası karşımıza çıkıyor. Bazı değişikliklere rağmen hayalimdeki yolu karşımda buluyorum. Kaz ovasının ortasından köyümüzün deresi Topolka, etrafındaki söğüt ağaçları ile bıraktığımız gibi varlığını sürdürüyor.   

Tünelden çıkıp sağımızda kalan ve köyün alt tarafına Pren adı verilen mevkie doğru devam eden Manastır demiryolunu takip ediyoruz. Az sonra köye dönen yol üzerindeki hemzemin geçidi geçip yamacı doğrultunca Çeltikçi’nin bizden sonra yapılan evleri göründü. Daha ilk bakışta, yeni ve büyük evleri gördüğümde burasının artık bizim bıraktığımız Çeltikçi olmadığını hissettim. Kalbim olduğundan daha hızlı atmaya başladı.

Köyümün Levhası.
Gorno Orizari (Yukarı Çeltikçi)
İşte elli yıldır rüyalarımda gördüğüm, hikâyelerini dinlediğim, hasret duyduğum köyüme giriyordum. Kulaklarım çınlıyor, başım dönüyor, ağzım kuruyor. Tansiyonum mu düştü, şekerim mi çıktı? Bilmiyorum…

Sağ tarafta okul binasını geçip köy meydanına girince, kalakaldım. Köyümde yaşadığım ve dinlediğim bazı olaylar gözümün önünden bir film şeridi gibi geçmeye başladı.

Hasan dedem, Kara Musli’de bulunan değirmenimizin çarklarını tamir için girdiği soğuk suyun etkisi ile hasta olmuş. Genç yaşta vefat etmiş. Onun babası, Kadın Abbas Dede (annesinin adı Kadın imiş), Balkan savaşı sonrası, on köylümüzle birlikte komitacılar tarafından evlerinden alınarak Vardar’ın karşı tarafında, Çalışlar köyü yakınlarında süngülenerek, şehit edilmiş.  

Tito’nun Partizanları işte şuradaki, samanlığın birinde babama, Rippay Sülo ve daha nice köylümüze, “halklara özgürlük” nutukları atmışlar. Bu olay sonunda babam ve diğer köylülerimiz, Bulgarlar tarafından elleri bağlı olarak küüçünden, işte bu meydandan geçirilip, Bulgaristan’a sürgüne yollanmak üzere götürülmüşler. Onların elleri bağlı gidişlerini görüyorum adeta.
Küüçün Köy Meydanı.
Arkada Aşaa Çeşme ve geride Okul.

Köyün ebesi olan Kadıncık nenem (anneannem) işte şu sokaklardan geçerek kim bilir kaç doğuma gitti. Onun zayıf bedeniyle, tetik adımlarla bir doğuma gidişini görür gibiyim. O, bütün Çeltikçi’nin Kadıncık nenesi idi. Ölünceye kadar bütün köylülerimizden saygı gördü.

Potigar (çığırtkan) Kör Ali aga, değneğine tutuna tutuna gelip, karşıdaki tümseğe çıkarak; “ey küliler duyduk duymadık demeyın” diye başlayan duyurularından birini yapacak sanki.

Şimdi durduğum bu köy meydanında acı tatlı nice hatıralar yaşandı.

Daha ufak bir çocukken, yetişkinlerin ve bizden büyük gençlerin, meydanın buz tutan zemininde ustaca kaymalarını ve aşık oyunu oynamalarını hatırlıyorum. Bu aşıkların bazılarına kurşun döküp düzleme işini yapanlara imrenerek bakardık. Meydanda köylülerimiz dolaşıyor gibi geliyor bana.

Meydanın sağından yukarı doğru giden yolun sonunda, evimizin önünde bulunan “Oda önü” meydanında Ayet agam (Ayet Çalışkan, bakkal ve muhtar Ayet) biz mahallenin çocuklarını koşturup, taş attırarak yarıştırıyor. Kara Üska amcam, babam, Rahman aga, Necati aga ve diğer büyüklerimiz bizi seyrediyorlar.

1954 yazında bostan beklediğim Yukarı Çeşme.
Bostan beklediğim Yukarı Çeşme yanındaki bostanımızda okulun açılışından bir gün önce okul için alınan elbiselerimin yağan yağmurla ıslandığını hiç unutamam. Bu bostanın karşısında Macur Raman ağanın (muhacir Rahman) sebze bahçesindeki, ısırdıkça yağlanan kocaman, kara yeşil salatalıklarını hep hatırladım. Bu bahçe, kademeli bir arazide üç bölüm olarak bulunan Yukarı Çeşme’nin devamlı akan suları ile sulanan bir vaha gibiydi. Şimdi üç çeşmeden sadece birinden su akıyor. Macur Raman ağanın bahçesi de “bakarsan bağ, bakmazsan dağ olur” atalar sözü uyarınca yabani otlarla kaplı kuru bir araziye dönüşmüş. Olsun ben Raman agayı görür gibiyim sanki bize gene o salatalıklardan getirecek.

Sünnet düğünümüzde giydiğimiz fesleri, yenleri ve yakaları oyalarla işli, kumaşı bile evimizdeki tezgâhta, anam tarafından dokunmuş gömlekleri, işli para keselerimizi çok net hatırlıyorum. Ağabeyleri kendileri doğmadan sünnet olduğu için bizi düğünümüzde sünnet olan Ahmet (Ahmet Şirvan) amcamın oğlu Beşir’i (Beşir Şirvan), Hüsnü (Hüsnü Civa) dayımın oğlu Ziya’yı (Ziya Civa) ve onun pansuman yapan sünnetçiye bağırmasını çok iyi hatırlıyorum. Tiz sesi kulaklarımda çınlıyor adeta.  

Bu meydanda ve mezarlıkta, asırlarca bu topraklarda yaşayan ve şimdi burada uyuyan ceddimize kendimi çok yakın hissediyorum. Onların manevi varlıklarını yanı başımda duyuyorum.

Bana “hoş geldin oğlumuz” diyorlar… Ben de onları, “Merhaba ey ceddim, dedelerim, nenelerim, ey akrabalarım, ey köylülerim” diyerek selamlıyor; “daha önce gelemediğim için, sizi buralarda bıraktığımız için bizi affedin, siz buraları vatan yapmışsınız, biz koruyamadık, terk etmek zorunda kaldık affınızı diliyoruz. Ama biz memleketimize hasret yaşamaya mahkûmken, siz buraları bekleyen şanslı insanlarsınız.” diyorum. İçim doluyor, bunalıyorum. Kendimi başka bir âlemde hissediyorum.
Yukarı Çeşme yolundan Çeltikçi.

Etrafımızı saran insanların anlamadığım bir dille konuşmaları, daldığım âlemden uyanmama sebep oluyor. Bunlar benim insanlarım değil… Artık burada benim köylülerim yok; yarım asır geride kalan o güzel günleri yeniden yaşamamız mümkün değil... Maalesef hiçbir güç o günleri geri getiremez. Her tarafa dağılmış olan o güzel insanlar bir daha asla bir araya gelemez. Çaresizlik içinde büyük bir keder bütün benliğimi sarıyor.

Tek tesellim, köyümde şimdi yaşayan bu insanların Müslüman olmalarıdır. Burası artık Müslüman Boşnakların yaşadığı bir köydür. Bu bölgede eskiden Türklerin yaşadığı köyler içinde tek Müslüman köy benim köyüm… Bu da beni teselli ediyor.

Çatısından meşe ağacı çıkan bir Alperen Türbesi:
Koru Baba.
Diğer köylerde yıkılmış camilerin yanında yükselen öksüz minareleri ve mezarlıklarında parçalanmış mezar taşlarını görünce, Çeltikçi’de okunan ezanlara şükrettik. Diğer köylerde dilimiz olmadığı gibi, dinimiz de yok. En azından mezarlıklarımızı korudukları için Boşnaklara ne kadar teşekkür etsek azdır.

2004 yılından beri her yıl, bazen yılda iki kere köyüme gittim, daha da gitmek niyetindeyim. Çünkü buralarda gezmek, beni son derece mutlu ediyor.

Mezarlıkta tarihi mezar taşları ve arkada Çeltikçi köyü. 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder