27 Şubat 2013 Çarşamba

Balkanlarda Türk Olmak



“BU İŞİ BAŞARAMAZSAM TÜRK OLMAYAYIM”
Üsküp'lü hemşehrim
     2004 yılında Makedonya’ya ilk gidişimde, Üsküp’te otobüsten iner inmez Türkçe olarak “taksi lazım mı?” diye etrafımızda dolanan taksiciler beni çok şaşırtmıştı. Göçtükten elli yıl sonra döndüğüm memleketimde güzel Türkçemizi duymak beni son derece mutlu etti. Daha sonra, burada yaşayan Müslüman milletlere mensup olanların genellikle üç dil bildiklerini öğrendim. Türkler, kendi dillerinden başka Arnavutça ve Makedonca; Arnavutlar, kendi dilleri dışında Türkçe ve Makedonca ve Boşnaklar da kendi dilleri dışında Türkçe ve Arnavutça biliyorlar. Makedonca'yı resmi dil olduğu için, diğer dilleri de birbirleri devamlı temas halinde oldukları için öğreniyorlar. Türkçe bilen Hristiyanları da göz önüne alırsak, sadece Türkçe bilerek bütün Makedonya’yı gezmek mümkündür. Çünkü her yerde Türkçe bilen biri bulunabilir. 

            Üsküp’te konuştuğumuz Türk, Arnavut, Boşnak ve diğer Müslüman hemşerilerimizden burada, Türk kavramının bütün Müslüman milletleri birleştirdiğini öğrendik. Makedonya’da ve bütün Balkan ülkelerinde Müslüman eşittir Türk, Türk eşittir Müslüman olarak görülüyor. Müslüman olana, kökeni ne olursa olsun “Türk” deniyor. Bir Müslüman, Müslüman olduğunu ifade etmek için “ben Türk’üm” diyor.
            Konuştuğumuz bir Arnavut hemşerimiz bu anlayışın özellikle bazı dinî cemaatler tarafından bozulmak istendiğini şöyle anlattı: 
        “Eskiden aslımız ne olursa olsun hepimiz Türk sayılıyorduk. Türklük bizi birleştiriyordu. Birliğimiz vardı, hepimiz birdik. Şimdi birileri sen şusun, sen busun diyerek bizi bölüyor. Hristiyanlara karşı bütünlüğümüz kalmadı. Bölündük. Bunu son derece yanlış buluyorum. Bu bölünmenin sorumluları bazı ırkçı Arnavutlarla, Türkiye’den gelen dinî cemaatlerdir. Bu bölünmeden Müslüman milletlerin zarar göreceklerini düşünüyorum.
       Eskiden kökeni ne olursa olsun, bir Müslüman herhangi bir işe kalkıştığında “bu işi başaramazsam, yapamazsam Türk olmayayım” diye ant içerdi. Bunu, Arnavut, Boşnak, Pomak bütün Müslümanlar söylerdi. Türk olmak demek Müslüman olmak demekti. Bunu bozmaya çalışanlar yanlış yapıyorlar.”     
PRİZREN’DE BİR BOŞNAK GENCİ
Prizren'de Necip'in Pastanesinde
2006 yazında eşim Rağbet Hanım ile Kosova’nın incisi Prizren’e gittik. Prizren Şar dağının eteklerinde küçük bir Bursa sanki... Şar Dağı, Kosova ve Makedonya arasında sınırı oluşturuyor. Şar Dağının Makedonya tarafında Tetova (Kalkandelen), Kosova tarafında ise Prizren bulunuyor. Şar Dağından beslenen su kaynakları o kadar bol ki, hiçbir çeşmede vana yok. Buz gibi sular çeşmelerden akıp duruyor. Prizren, Bistriça deresi (kimilerine göre Maraş deresi), Kalesi, Sinan Paşa camii, Taş Köprüsü ve diğer tarihi yapıları ile bir açık hava müzesi adeta... 
    Akşam, “korzoya” yani akşam gezmesine çıkmış Prizrenlilerin arasına katılıp harika ortamın tadını çıkarıyoruz. Korzo geleneği Balkan ülkelerinde çok yaygın... Birçok yerde bu etkinliğe rastladık. İnsanlar Şadırvan Meydanının çevresindeki caddelerde, Bistriça deresinin kenarında gidip geliyorlar. Her taraf ışıl ışıl… Kimi pastanelere veya kafelere oturup bir şeyler yiyip içiyor sonra tekrar korzoya katılıyorlar. Biz de bir pastanede oturup buralarda farklı yapılan tulumba tatlısını denemek istiyoruz.
            Tatlılarımızı getiren genç; “galiba siz Türkiye’densiniz” diyor. Emekli öğretmen olduğumuzu Prizren’i görmeye geldiğimizi ve çok beğendiğimizi söylüyoruz.
            Tatlılarımızı bitirdiğimizde aynı genç çok güzel cam kaplarda iki dondurma ile masamıza gelip konuşuyor:
            “-Öğretmenlerim, bu size bizim ikramımızdır, lütfen kabul edin. Ben Boşnak kökenliyim, adım Necip. Liseyi Türkiye’de okudum. Biz, Balkanlarda yaşayan Müslüman milletler ne yapsak Türklere ve Türkiye’ye olan borcumuzu ödeyemeyiz. Türklük hepimizi birleştirip korudu ve korumaya devam ediyor. Balkanlarda, içinde Türklerin ve Türkiye’nin bulunmadığı hiçbir çözüm başarıya ulaşamaz. Türkler ve Türkiye olmasa biz buralarda yaşayamayız. Ben Türklerin Balkanlarda daima var olacağına inanıyorum. Bu günlerde bunu anlamayan bazı bozguncular var ama olaylar geliştikçe onlar da anlayacaklardır. Bazıları şimdiden anlamaya başladı zaten.” diyerek bizi duygulandıran bir konuşma yaptı.
            Bu güzel Prizren gecesinde Necip hemşerimizin kadirşinas davranışı bizi fazlasıyla mutlu etti. 

“BEN ARNAVUT TÜRKÜYÜM”
Sveti Naum'da Bahri'nin Dükkânı
Makedonya’nın en önemli turistik şehri Ohri’deyiz. Ohri dünyada çok az örneği olan harika bir gölün kenarında çok güzel bir şehir. Aynı zamanda eski Türk evleri ile  Safranbolu'dan farksız... Gölü besleyen kaynağın bulunduğu yere “Sveti Naum” deniyor. Burası şimdilerde bir Hristiyan ziyaret yeri... Sveti Naum Ohri’nin otuz kilometre güneyinde, Arnavutluk sınırına yakın çok güzel bir yer ve yol güzergâhında da harika güzellikler var.
Ohri’deki Türklere ve bazı kaynaklara göre burası aslında “Sarı Saltuk” makamıdır. Sarı Saltuk, Anadolu ve Rumeli’de birçok yerde makamı olan efsaneleşmiş bir büyük zattır. Anadolu’da adında “baba” bulunan yerler Sarı Saltuk’la ilgilidir. Babadağ, Babaeski vb. Rumeli’de de yedi yerde türbesi ve birçok yerde makamı olduğu söyleniyor. Osmanlıdan önce Rumeli’ye geçmiş bir Alperen’dir. Şimdi Sveti Naum diye anılan bu yer bir zamanlar Satı Saltuk makamlarından biri idi. Yalnız Müslümanlar değil Hristiyanlar da burayı ziyaret ederlerdi. Zamanla Türkler buralardan göç edince, buraya bir kilise yapılmış ve Sveti Naum adında bir Hristiyan azizinin ismi verilmiş.
Çok güzel bir yer... Resne ve Manastır tarafındaki dağların karları eriyip toprağa karıştıktan sonra bu kaynakta ortaya çıkıyor. Çok temiz, yeşillikler içinde bir dünya cenneti... Ohri gölünü besleyen bu kaynak içinde kayıkla gezilecek kadar büyük bir su… 
Buraya her taraftan çok sayıda turist geliyor. Turistlere hitap eden, lokantalar ve hediyelik eşya satan çok sayıda yer de var. Ohri gölünden inci çıkarıldığı için buranın en önemli ürünü incidir. Biz de inci alamaya karar veriyoruz. Ama paramız bir Türk’e, bir Müslüman’a gitsin istiyoruz. Geçerken Türkçe konuştuğunu işittiğimiz bir satıcıya yöneliyoruz.
Bari (Bahri) adındaki satıcı, çok güzel Türkçe konuşuyor. Hemen kanımız kaynıyor. Hangi millete mensup olduğunu sorunca “Ben Arnavut Türküyüm” diyor. Böyle bir tabiri ilk defa duyduğumuz için şaşırıyoruz. O devam ediyor: 
“-Abi biz Türk’üz, evimizde genellikle Türkçe konuşuyoruz, Arnavutça da konuşuyoruz ama evde ufak büyük herkes Türkçe bilir. Bizim birçok yakınımız Türkiye’ye göçtü. Biz o zamanlar nüfus kaydında Arnavut olarak yazıldığımız için gidemedik. Bize izin vermediler. Düzeltmek için çok uğraştık ama başaramadık. Bazı akrabalarımız resmi makamlara rüşvet vererek Türk yazıldılar ve Türkiye’ye göç ettiler. Biz buralarda kaldık. Ne yapalım bunda da bir hayır vardır diyoruz. Biz de buraları bekliyoruz işte.”
Alış veriş için kendi insanımızı aramakla ne kadar doğru yaptığımızı düşündük. Bahri hemşerimizden, alışverişimizi yaparak çok eskilerden tanıştığımız bir dosttan ayrılır gibi ayrıldık.
“ORİGİNAL TÜRK”
Struga'da Kara Drim çıkışı.
Makedonya’ya yaptığımız gezilerden birini daha tamamlayıp dönüş için Struga’ya gitmemiz gerekiyor. Bizi Türkiye’ye götürecek olan otobüs Struga’dan kalkıyor. Struga Ohri’ye on beş kilometre mesafede çok güzel bir kasaba. Sveti Naum’da kaynakla beslenen göl burada fazla suyunu boşaltıyor. Boşalan su Kara Drim deresini meydana getiriyor. Suyun çıkış yerinde fışkıran sular, harika görüntüler oluşuyor. Kara Drim, Struga’yı ikiye bölerek Adriyatik denizinde son bulacak yolculuğuna buradan başlamış oluyor. Kasabanın içinde görmeğe değer bir manzara oluşturan Kara Drim’in tertemiz sularında insanlar neşeyle yüzüyorlar.
Taksi bulmak için ana caddeye çıkıp, bir turizm bürosunda oturan gençten Makedonca konuşmaya çalışarak bilgi almak istiyorum. “Sen Türk müsün amca” diyor. Erhan hemen bize sahip çıkıyor. “Size düzgün bir taksi bulalım, paramız Hristiyan’a gitmesin” diyerek geçen arabaları kollamağa başladı. Bu Krıstiyan, bu Arnavut ama kalın kafalı derken bir taksiyi çevirip “Te bu arkadaşla gidin Hüseyin amca” diyerek bizi uğurladı.
Taksiye binip şoförle konuşmaya çalışınca şaşırıp kalıyorum, çünkü şoför Türkçe bilmiyor. Makedonca konuşmağa çalışarak adını sordum. “Bayram” cevabını alınca Müslüman olduğunu anladım. “Ben Türküm” diyorum. Verdiği cevap bizi şaşırtıyor,
(A, yas sum Türçin, no nemam Turski yazik.) “Ben de Türküm ama Türkçe lisanım yok.” Türkiye’den geldiğimizi ama buralı olduğumuzu söyleyince, nereden göç ettiğimizi soruyor. Velez (Köprülü) deyince; (Vie ste original Turçin.) “Siz orijinal Türk’sünüz.”diyor.
Bayram hemşerimin burada Torbeş denilen Türklerden olduğunu anlıyorum. “Orijinal Türk” diyerek bizim Anadolu kökenli olduğumuzu ve ana dilimizin Türkçe olmasını ifade etmek istediğini anlıyorum. Çünkü kendisini Türkçe bilmeyen Türk olarak görüyor.
Bayram, sıcakkanlı çok iyi bir insan… Türkiye’ye göçmüş çok sayıda akrabaları varmış. Onları görmüş gibi olduğunu söyleyip bizden Türk bayrağı istiyor. Üstünde Türk bayrağı olan anahtarlığımı ona hediye edince çok seviniyor. Bize Bayram’ı bulan Erhan’ı çok takdir ettim.
Merkez Jupa Belediyesi
Torbeşler, Makedonca konuşan Müslüman Türklerdir. Resmi Makedon makamları onları Müslüman Makedonlar olarak görseler de onlar, Türk olduklarını söylüyorlar. Zaten Torbeşler, Balkanlara kuzeyden gelen Türklerin torunlarıdır. (Kuman, Avar, Peçenek Türkleri) Ev düzenleri, düğün adetleri, çeyiz gelenekleri, çeyizlerde ve kilimlerde kullanılan motifler aynen bizim gibidir. Slavların arasında kaldıkları için zamanla dillerini kaybetmişler. Osmanlı devletinin Türkçe konusunda ihmali yüzünden Müslüman olmalarına rağmen Makedonca konuşmaya devam etmişler.
Artık çocuklarının Türkçe eğitim görmeleri için büyük mücadele veriyorlar. 2007 yılında Debre’nin Kocacık bölgesinde bulunan Merkez Jupa beldesinden geçmiştik. Bu beldede Torbeşler yaşamaktadır. Belediye binasında küçük bir Makedon bayrağına karşı, üç tane büyük Türk bayrağı dikkatimizi çekmişti. Burada yaşayan bu kardeşlerimiz, Makedonca eğitim gören çocuklarının Türk sınıflarında Türkçe eğitim görmeleri için bir mücadele başlatmışlar. Hükümet uzun süre bu isteği geri çevirmiş. Bütün zorluklara rağmen üç yıl boyunca çocuklarını civardaki Türk sınıflarına göndermişler. Şimdi çocukları Türkçe eğitim görüp Türkçe öğrendiği için çok seviniyorlar.
Türk olmanın zor olduğu yerlerde yaşayanlar Türklüğün değerini çok iyi biliyorlar. Oralardan Türkiye’ye gelip burada mal mülk, para şöhret sahibi olan bazı zavallıların, bu günlerde “ben Türk değilim” diyerek ortaya çıkmalarına şaşırmamak elde değil... Ne hikmetse yıllarca Türk olmadığı aklına gelmeyen bu kişiler birdenbire bölücülerle aynı safa geçip Türklüklerini inkâr ediyorlar.
“Türk” deyince “Müslüman” anlaşılan ve “Türklükten” vazgeçmenin “İslam’dan” vazgeçmek demek olduğu anlaşılacak olan Balkanlardan göçüp gelen ve şair Dilaver Cebeci’nin “Sitare” adlı şiirinde dediği gibi, kıtalar boyu koşturduktan sonra bu Anadolu toprağına adeta yığılıp kalan bir Türk olarak, bu milletin, bu inkârcılara unutulmaz bir tokat atmasını niyaz ediyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme