9 Ocak 2009 Cuma

Göçmen Kuşlar (Kitabımdan Bir Bölüm)

     Bursa Olay Televizyonunda bir program seyrediyorum:
     “Göçmen Kuşlar”
     Balkanlardan çeşitli dönemlerde Bursa’ya göç eden göçmenleri anlatıyor. Ben de 1955 Yugoslavya göçmeni olduğum için sonuna kadar ilgiyle seyrettim.
     Bursa'da Bullgaristan’dan gelen göçmenler çoğunlukta, ama onların içinde tek tip göçmen var. Hepsi zamanında Karaman’dan oralara gitmiş insanların torunları... Aralarında Pomak, Boşnak, Torbeş ve Arnavut asıllı olanlar yok. Bu tip kültürü olup da Türkiye’ye göç eden gruplar, eski Yugoslavya’dan gelenlerde görülüyor.

     Özellikle Bursa’da Arnavut asıllı göçmenler, Yugoslavya denince hemen akla geliyor. Çünkü bunlar, Bursa’da mahalleler oluşturacak kadar kalabalık bir nüfusa sahipler. “Yugoslavyalıyım” deyince, “Arnavut musun?” sorusuna muhatap olmamak mümkün değil...
     Hâlbuki Yugoslavya’da ataları Anadolu’dan, özellikle Karaman’dan gelen, Türkçeden başka dil bilmeyen insanlar var. Göç söz konusu olunca “Evlâd-ı Fatihan” torunları olan bu insanların tamamına yakını Türkiye’ye göç etti. Çok azı hâlâ oralarda yaşıyor ve bugün de Türkçeden başka dil bilmiyorlar. Ben de ataları Karaman’dan geldiği babadan oğula nakledilen böyle bir aileye mensubum. Bulgaristan’dan gelenlerin tamamı “Evlâdı Fatihan” torunlarıdır.  
     Bu insanların yaşadığı yer isimleri oralardan göç edinceye kadar Türkçe olarak söylenmeye devam etti. Köprülü, Çeltikçi, Karaslar, Cumalı, Köseler, Koçilar gibi... Bugün de Makedoncaya uydurulmuş olarak birçok yer ismi tabelalarda görülüyor. Buralarda yaşayanların hemen hepsi aynı tarihi köklere bağlı, Türkçeden başka dil bilmeyen insanlardı. Yalnız yetişkin erkeklerden, öğrenebilenler, resmi dairelerde ve ilişkide oldukları Makedonlarla anlaşmak için gerekli olduğundan Makedonca öğreniyorlardı. Bulgarca bilenler de vardı. Tabi onların da birçoğu çok güzel Türkçe konuşuyorlardı.
     Bulgaristan’da Türkçeyi unutturmak için devlet politikaları uygulanmasına rağmen buradan gelen göçmenlerin de çoğunluğu Bulgarca bilmemektedir.
     Programı seyrederken soyadı “Türkileri” olan bir hemşehrim, Akşam Lsesinde öğrencim olan Hakan Türkileri’yi hatırlattı bana... Hakan Yugoslavyalı ve Arnavut olduğunu söylüyordu. Büyük bir ihtimalle evde sıkça Arnavut’ça konuşup Arnavut adetlerini, türkülerini, folklorunu canlı bir şekilde yaşıyorlardı, ama adı Hakan, soyadı Türkileri idi...
     Kayınpederim Mostar’da askerlik yapmış. Burada yaşayan Boşnaklar’ın birbirlerine Boşnakça:
       “-Hey Türko günaydın, nasılsın, ne yapıyorsun?” diye hitap ettiklerini halâ anlatır.
     Ailesi Karadağ Sancak’tan Yozgat Boğazlayan’a yerleşmiş bir öğretmen arkadaşımın babasının anlattıkları da çok ilgi çekiciydi:
     Kamber amca, Sancak’ta ilkokula gittiği günlerde öğretmeni Türkleri aşağılayıcı konuşmalar yapıp hakaret edince:
     “-Sen bize hakaret edemezsin” diyerek karşı çıkar.
     Öğretmeni:
     “-Sen Türk değilsin” diye tepindikçe, o ağlayarak:
    “-Ben Türk’üm” diye haykırır. Daha sonra konuştuğu dilin Boşnakça olduğunu Boğazlayan’a gelince anlar. Ama onda öyle bir Türklük sevgisi vardır ki, büyük bir azimle İstanbul Türkçesini öğrenip hayatı boyunca bu güzel Türkçesiyle konuşmağa özen gösterir.
     Yugoslavya’da aslı ne olursa olsun Müslüman olan herkes kendini Türk bilir. Türk denince Müslüman, Müslüman denince de Türk anlaşılır. Bu yüzden buralardan göç eden değişik kökenli Müslümanlar hiçbir zaman Türkiye dışında başka bir Müslüman ülkeye gitmemişlerdir. Türkiye dışındaki Müslüman ülkelerle din dışında ortak bir bağları yoktu.
     Dil hariç, Türklerle ortak bir kültüre ve yaşama biçimine sahiptiler. Önemli olan insanların nasıl yaşadığıdır. Ev düzeni, aile kavramı, yemek ve düğün adetleri bizden farklı değildir. Bugün Makedonya’da çeyiz adetlerimizi canlı bir şekilde yaşatanların başında Torbeşler ve Pomaklar gelmektedir. Zaten onlar kendilerini Türk hissettikleri için Türkiye’ye geldiler.
     Türkiye’de yerleştikleri her bölgede yerli halkla kaynaşıp uyum sağlamaları bu yüzdendir. Kısa sürede Türkçe öğrenerek, dil ayrılığına da son vermişlerdir. Hiçbir zaman kedilerini farklı görmemişler, yerli halk da onları kendilerinden saymıştır.
     Bu yaz Ohri’de arabasına bindiğimiz taksici Bayram, Türkçe konuştuğumuzu duyunca Makedonca “ben de Türküm ama Türkçe bilmiyorum” dedi. “Bize Torbeş diyorlar ama biz sizinle aynıyız. Biz de Türküz.”  diye ilave etti.
     Torbeşler, Pomaklar gibi ataları Balkanlara çok önceden kuzeyden gelmiş Türklerin torunlarıdır. Maalesef dillerini kaybetmişler.   
     Ohri’ye otuz kilometre mesafede bir zamanlar Sarı Saltuk makamı iken şimdi Hıristiyanlarca bir Hıristiyan ziyaret yeri haline getirilen Sveti Naum’a gittik. Burada hediyelik eşya satan Seyit’le tanıştık. Çok güzel Türkçe konuşan Seyit; “biz Arnavut Türküyüz, evde de hem Türkçe hem de Arnavutça konuşuruz” dedi.
     Buna benzer bir ifadeyi 2004 yılında Makedonya’ya ilk geldiğimde Üsküp’te duymuştum. Burada bir Arnavut asıllı hemşerim: “Biz buralarda yaşayan Müslümanlar aslımız ne olursa olsun kendimizi Türk hissederiz. Hatta bir işe girişirken bu işi başaramazsam Türk olmayayım diye ant veririz. Şimdi bizi bölmeye çalışıyorlar, sen şusun sen busun diye. Böylece birliğimiz bozuluyor.” diye şikayet etmiş bu duruma üzüldüğünü belirtmişti.
     Şimdi soruyorum: “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözü tesadüfen mi söylenmiştir? Bu sözün ayırıcı değil, birleştirici olduğunu anlamamak için ne olmak gerektiğini anlayışınıza bırakıyorum.
Not: “Ne Mutlu Türküm Diyene” sözünün ayırıcı değil birleştirici olduğunu, Ali Bulaç gibilerin anlamasını beklemiyorum.

(Kitabımdan)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme