8 Mart 2002 Cuma

Bursa´da Bir Akşamüstü

     Bir hafta boyunca sabah okul akşam ev trafiğinden sonra haftanın son çalışma günü sabah yine okula gittikten sonra, dönüşte eve değil şehre yöneldim. Mart ayının başı olmasına rağmen havada kuvvetli bir bahar kokusu var. Şiddetli bir kıştan sonra erken bir bahar yaşıyoruz. Bademli´de eriklerden sonra şeftalilerin de çiçek açtığını gördüm bugün... Bahar havasını içime doldura doldura eski garajdan Kapalı çarşıya yürüyüşün tadını çıkararak ağır ağır ilerlemeye başladım. İnsanlar kimi aşağı kimi yukarı genellikle hızlı hızlı yürüyüp duruyorlar.
Bu akşam vakti şehrin en hareketli saatlerini yaşıyoruz her halde... Bu hareketli kalabalık arasında benim gibi zamana karşı yürümeyenler pek az görünüyordu. Meydandaki Osman Gazi heykelini geçtikten sonra, Şehreküstü camiinin yanına geldiğimde bir genç önümde durarak:
“– İyi günler hocam.” diyerek beni selamladı.
“– İyi günler evladım...” diyerek, tanımağa çalıştım. Temiz yüzlü, düzgün giyimli koltuğunun altında test kitapları olan bir delikanlı idi. Emekli olduğum Atatürk Lisesinden olduğu belli idi ama bir türlü yüzü bana tanıdık gelmiyordu.
“–Kusura bakma yavrum ben seni tanıyamadım.” dedim.
“-Tanımamanız normal hocam, hazırlıkta dersime girmiştiniz. Ben şimdi son sınıftayım ve çok değiştim.”
Karşılıklı hal hatır sorduktan sonra, iyi dileklerimizi sunup ayrıldık. İçimi hoş duygular kapladı. İnsanların mutlu olmaları için büyük şeylere ihtiyacı yok bence. Bu olay bir anda mutlu olmama yetti. Bu eski öğrencim onu tanımadığım için yanımdan geçip gidebilirdi. Durup benimle konuşması onda bir iz bıraktığımı gösteriyor. Öğretmenliğin en tatmin edici özelliği bir öğrencinin gönlüne girmektir. İçimi dolduran hoş duyguların verdiği mutlulukla hafiflemiş olarak Kapalı çarşıya doğru yürümeye devam ettim. Koza Han´da mola vererek bir akşam çayı içmek iyi olur diye düşündüm.

 Koza Han on beşinci asrın son yıllarında sultan ikinci Beyazıt tarafından tarihi ipek yolu üzerinde, ipek ticareti için inşa edilmiş bir yapıdır. Zamanının şartlarına göre çok ileri bir eserdir. Yapının ana malzemesi kesme taş ve tuğladır. İki katlı olup iç avluyu çevreleyen revaklar ve bunların arkasındaki odalardan meydana gelir. Üst katta sivri, alt katta ise yuvarlak kemerler kullanılarak yapıya zenginlik kazandırılmıştır. Kuzeydeki ana giriş kapısı burmalı bir kabartma bordür ile çevrili olup az da olsa çiniler de kullanılmıştır. Bu girişin iki tarafında üst kata çıkışı sağlayan merdivenler bulunmaktadır. İkinci kat güney yönündeki kapı ile doğusunda tarihi belediye binası ve Orhan Camii, batısında Ulu Cami bulunan meydana açılıyor. Alt katta doğu yönünde de bir giriş bulunmaktadır. Koza Han´ın en karakteristik elemanı avlunun ortasında bulunan köşk mescittir. Alt katı havuzlu bir şadırvan, üst katı ise mescit olan bu şirin yapı Koza Han´a ayrı bir hava katmaktadır. Avludaki asırlık çınar ve ıhlamur ağaçları bana Ahmet Hamdi Tanpınar’ın:
“Bursa´da eski bir cami avlusu.
Küçük şadırvandan şakırdayan su
Orhan zamanından kalma bir duvar
Onunla bir yaşta ihtiyar çınar.”
mısralarını hatırlatıyor. Gerçekten Bursa´da nerede eski bir yapı varsa yanında muhakkak kendisiyle yaşıt bir veya birkaç çınar bulunuyor. Hele ıhlamur ağaçları çiçek açtığında yayılan kokuyu tarif etmek imkânsızdır.
Ana giriş kapısının iki yanında, çay ocakları bulunuyor. Sağ taraftakinin sandalyeleri beyaz, soldakinin ise kırmızıdır. Biz beyaz sandalyelerin müdavimiyiz. Garsonumuz Kel Ali Bey işinin ehli, adeta insan sarrafı olmuş çok hoş bir insan. Bir keresinde dışardan gelen misafirimle oturup çay içtikten sonra dalgınlıkla hesabı vermeden çıkıp gittiğimiz halde arkamızdan seslenmeyecek kadar esnaflık görgüsü olan olgun bir insandır. Bu tarihî atmosferde, Ali beyin her zaman taze ve güzel çayını yudumlamak bizim için daima büyük bir zevk olmuştur. Çoğunlukla, bu ata yadigârı mekânda bizim gibi tarih ve tabiat aşığı dostlarımıza rastlar, sohbet yapma fırsatı buluruz.
1855 depreminde diğer tarihî yapılar gibi Koza Han da büyük ölçüde zarar görmüş, ancak 1948 yılında esnaf ve aydınların kurduğu “Eski Eserleri Yaşatma Derneği” tarafından aslına uygun olarak restore edilmiştir. Bu dernek Bursa’daki birçok eski yapıyı adeta yeniden inşa ederek, tamamen yok olmalarını önlemiştir. Bu derneğin başkanlığını uzun süre yapan felsefe öğretmeni Kazım Baykal eski eserleri korumak ve yaşatmak için ölünceye kadar mücadele etmiştir.
Koza Han´a geldiğimde büyük bir kalabalıkla karşılaştım. Güzel havayı fırsat bilen Bursa´lılar kırmızı ve beyaz sandalyeleri doldurmuş görünüyordu. Meydanda ağır ağır bir tur attıktan sonra, boşalan bir masaya iliştim. Koza Han’ın beni her zaman etkileyen mimarisini yeni görüyormuşçasına seyre koyuldum. Köşk mescidi, kemerli revakları, yeşermeye başlayan ulu ağaçları ve ipek çekme tezgâhı ile beni eski zamanlara götürüyor. Adeta zaman tünelinde yolculuk yapıyorum. Dekorun eksik tarafı sadece insanların kıyafetleridir. Burada huzur buluyorum. Sekiz on sene önce burada, çuvallar dolusu ipek böceği kozalarının pazarlandığına şahit olmuştum. Şimdilerde koza satışı oluyor mu bilmiyorum ama dükkânlarda ipek ağırlıklı eşyalar satılıyor. Bu düşüncelerden bir sesle ayrıldım:
“- Gelecek var mı, oturabilir miyim?”
Temiz giyimli hatta oldukça bakımlı, başında fötr şapkası olan yaşlıca bir beyefendi gülümseyen gözlerle bana bakıyordu.
“–Rica ederim buyurun.” diyerek masamdaki sandalyelerden birini gösterdim. Konuşkan bir insan, kalabalıktan yer bulamadığı için rahatsız ettiğini, Koza Han´a sık sık geldiğini, bu mekânı çok sevdiğini sıralayıverdi hemen. Yetmiş yaşını geçmiş, Almanya’dan emekli maddî sıkıntısı olmayan rahat bir insan. Aslen Gölyazılı olduğunu, altmış ihtilaline kadar Altıparmak´ta süthane işlettiğini, sonra Almanya´ya gittiğini ilave ediverdi. Beş Almanın yaptığı işi tek başına yaparak, çok çalıştığını, şimdi de bu çalışmanın karşılığı olarak rahat bir hayat yaşadığını anlattı. Sonra sözü Koza Hana getirerek:
“-Biliyor musun? Buraya beni ilk nenem getirdi. Ufak bir çocuktum, meydan tamamen koza çuvalları ile doluydu. Satıcılar, alıcılar, bizim gibi seyre gelenler büyük bir kalabalık meydana getiriyordu. Bursa´ya bu ilk gelişinde vitrindeki cansız mankenlere dalıp ninesini kaybettiğini, bu yüzden iyi bir şamar yediğini, Gölyazı’dan yaylı arabalarla gelip gittiklerini sanki yeni olmuş gibi heyecanla anlattı.
Bu konuşkan, kendine göre bir dünyası olan beyefendi ile akşam çaylarımızı içtikten sonra, burada tekrar buluşmak temennîsiyle vedalaşıp ayrıldığımda haftanın yorgunluğundan büyük ölçüde sıyrılmış olarak evimin yolunu tuttum.


Hüseyin Şirvan
8 Mart 2002
Kaplıkaya-Bursa

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder