3 Ocak 2013 Perşembe

Cennetten El Sallamak

         Üç kız kardeş aynı üzüntüyü paylaşıyorlardı. Bir araya geldikleri zaman konu hep aynı idi: Erkek Kardeşleri. İki erkek kardeşleri vardı. Söz dinlemiyorlardı. 
         Kardeşleri, işinde gücünde doğru yaşamaya çalışan iyi insanlardı. Kimseye zararları yoktu, ellerinden geldiği kadar iyilik de yapıyorlardı. Çocuklarını doğru yetiştirmişler, evlendirmişler, helâl yoldan çalışıp kazanan, inançlı, vatanını, milletini seven fertler olarak topluma kazandırmışlardı.        
       Hepsi iyi güzeldi ama yine de onların ahretinden endişe ediyorlardı. Çünkü onlara göre bu güzel davranışların bir yola, bir tarikata girerek taçlanması gerekiyordu. Yola girmeden, bir mürşitten el almadan, insan ahretini kurtaramazdı. Sadece tarikata girmek bile kurtuluş ve cennete girmek için yeterli idi. Zaten doğru insanlardı bir de onların tarikatına girseler cennet garanti idi. Bütün tarikatlar Hak’tı ama en güzeli kendi tarikatları idi. Gelseler ne güzel olurdu.
            Bu karşı çıkışın altında dayılarının öğretmen olan oğlu vardı. Onlara göre kardeşleri dayıoğlunun etkisi altında kalıyordu. Dayıoğlu hep tarikatlara karşı olmuş, her yerde aleyhte konuşmalar yapmaktan geri durmamıştı. Hatta kırk küsur yıl önce şimdiki şeyhlerinin babasını bir toplantıda din dışı olmakla suçlamıştı. Dayıoğlunun spastik engelli bir oğlu var. Böyle olduğu halde gene de şeyhlerine karşı konuşmaktan geri durmuyor. O engelli çocuğun ona şeyhin babası tarafından ceza olarak verildiğini düşünüyorlardı. Erenleri kızdırmaya gelmez.
            Kardeşleri ile bir araya geldiklerinde hep onları ikna etmeye çalışıyorlar, ama başarılı olamıyorlardı. Kardeşlerin büyüğü Hüdai’yi ikna etseler Ali de ona uyar diye düşünüyorlardı. Bu yüzden her fırsatta Hüdai’yi inandırmaya çalışıyorlardı.
            Yine bir akşam Hüdai’ye oturmaya gitmişler, aynı konuyu açmışlardı, büyük abla en yumuşak tavrını takınarak daha önce söylediklerini tekrar ettikten sonra;
            “-Bak kardeşim biz tarikata girip derviş olduğumuz için cennete gideceğiz, siz ise el alıp derviş olmadığınız için ne yaparsanız yapın cennete giremeyeceksiniz. Siz cehenneme giderken biz size cennetten el sallamak istemiyoruz. Gelin bizim tarikatımıza girin cennette hep beraber olalım.”
            Bu son ifadeler bardağı taşıran son damla oldu. Hüdai bu güne kadar yapılan ısrarları önemsemeyip geçiştirdiğine pişman oldu.
            “-Bak abla, bu şekilde konuşarak boyunca günaha giriyorsun. Siz bize boşuna üzülüyorsunuz, ama üzülecek durumda olanlar esas sizsiniz. Çünkü Allah’a şirk koşuyorsunuz ve bunun farkında bile değilsiniz. Bir kere tarikata girerek, mürşit adı verilen bir kişiden el almakla, kurtuluşa erip cennete girme garantisi tamamen yalandır ve bunu söylemek büyük günahtır. Bu garantiyi veren Allah’a ortak koşarak şirke giriyor. Şirk en büyük günahtır. Buna inanmak da büyük günaha girmektir, şimdi siz bu günahı işliyorsunuz. İnsanları kurtaracağını iddia eden şeyh kendini kurtarmış mı acaba? Kimin kurtulacağını, kimin cennete veya cehenneme gireceğini ne sizin şeyhiniz ne de bir başkası bilemez, ancak Allah bilir. Bu konu kitabımız Kuran-ı Kerim’de açık bir şekilde ifade edilmektedir. 
       Ama ne sizin şeyhiniz ne de onun babası Kuran bilmiyorlar. Bilseler bile insanları kendilerine bağlayarak sömürmek için bilmezden gelirler. Size kurtuluş vadeden sözde şeyh önce kendini kurtarsın. Dayıoğlumuzun spastik oğlunu şeyhinizin babasının ona ceza olarak verdiğini söylemenin ve buna inanmanın ne büyük günah olduğunu bilseniz ömrünüz oldukça tövbe ederdiniz. Ben bunu ilk duyduğumda irkildim, tüylerim diken diken oldu. Şeyhinizi ve babasını Allah yerine koyduğunuzun farkında bile değilsiniz. Bu şirkin en koyusudur. Çok büyük bir günah işliyorsunuz. Allah sizi affetsin.
Üstelik dayıoğlumuzun oğlunun nesi var ki… Onlar Allah’tan gelene eyvallah diyerek mevcut şartlarını iyileştirmek için var güçleri ile çalışıyorlar. İsyan etmiyorlar, beterin beteri vardır diyerek Allah’a şükrediyorlar. Ailece gösterdikleri çabalarla engelleri aşıp başarıya ulaştılar. Alperen, üniversite mezunu, üç kitap yayınlamış, resim sergileri açmış, Almanya’ya örnek engelli olarak davet edilmiş, Cumhurbaşkanı tarafından engellilere yaptığı hizmetler için Köşkte ödüllendirilmiş başarılı örnek bir insan. Televizyon programlarına çıkıyor. Çeşitli üniversiteler onu engellilerle ilgili toplantılara konuşmacı olarak davet ediyor. Çünkü O, yaşayışıyla, başardıklarıyla örnek bir insan... Bütün bunları bu engelli haliyle başarıyor. Tek eksiği yürüyememesidir. Bu eksiğini de modern araçlarla tamamlayarak gideriyor. Çalıştığı işten yakında emekli olacak. Yani engellerine rağmen çalışarak, emekli olabilecek noktaya gelmiş. O, ailesi için bir ceza değil, mükâfat bence… Ve ben Alperen’i sizin şeyhinizle mukayese bile etmem, şeyhiniz O’nun seviyesine asla ulaşamaz. Dayıoğlu şöyle diyor;
“Bana göre, Allah’ın adaleti eşitlik üzerine değil, denge üzerine kurulmuştur. Allah her insana eşit nimetler, eşit yetenekler, özellikler vermez. Bazı şeylerden az verirse başka şeylerden çok verir. Böylece denge sağlanır. Oğlumun hareket noksanlığı var, yürüyemiyor ama Allah ona çelikten bir irade, mücadele gücü, üstün bir zekâ ve daha birçok güzel yetenekler vermiş. Biz de oğlumuzla birçok güçlüğe katlanarak, emek vererek, engellerle mücadele ederek, Allah’ın verdiği bu güzel özellikleri eğitimle işledik ve değerlendirdik. Oğlumuz her yönüyle toplum tarafından takdir edilen örnek bir insan oldu. Bize birçok evlâdın yaşatmadığı güzellikler yaşattı. Eksiklerimiz için en sıkıntılı zamanlarımızda dahi Allah’a asi olmadık. Ölü ya da diri, şeyh, mürşit, efendi, adı ne olursa olsun insanlardan değil, hep Allah’tan yardım niyaz ettik. Allah hep bizim yanımızda oldu. O’na sonsuz şükürler olsun, bize hiç ummadığımız nimetler ve kolaylıklar sundu, bizim gayretimizi hep ödüllendirdi.
Eskiden “engelli” yerine “özürlü” kelimesi kullanılırdı. Özürlü kelimesini hep yanlış bulurduk. Sonunda büyük çoğunluk da bu yanlışı kabullenince “engelli” kelimesi kullanılmaya başlandı. Oğlum şöyle diyordu; “ben bütün engellerime rağmen, eksiklerimi tamamlayıp iyi ve faydalı bir insan olmaya çalışıyorum, çabalıyorum, kendi emeğimle kazandığımı yiyorum bana özürlü diyorlar. Hiçbir engeli olmadığı halde çalışmayıp başkalarının hakkını gasp eden asalaklar, din yoluyla insanların elinden paralarını toplayan dolandırıcılar, içki kumar gibi kötü alışkanlıklarla çoluk çocuğunu ihmal edenler, eşlerini aldatanlar normal insan sayılıyorlar, bence bu yanlıştır. Esas özürlüler bu insanlardır. Nasıl gözü görmeyen gözlük kullanıyorsa ben de yürüyemediğim için tekerlekli sandalye kullanıyorum.” Esas özürlü ve sakat olanlar, hayatında bir gün dahi çalışmadan insanları din yoluyla dolandırarak zengin hayatı yaşayan, bunların sözde şeyhleridir.
Bir derneğe üye olur gibi şeyh adını verdikleri bir kişiden el alanlar ben derviş oldum diyorlar. Dernek kayıt defterine kayıt olur gibi o tarikatın defterine kayıt olunca her şey tamam oluyor. Derviş oldun mu? El aldım, derviş oldum diyorlar. Artık onlar için cennet garanti. Oh! Ne âlâ memleket... Hele şeyhe istediği zaman para da verirsen cennette yerin hazır. Ortaçağ papazlarının cennette arsa satmalarından bunun ne farkı var. Mürşit irşat eden, aydınlatan kişidir, bir öğretmendir. Bu kurum ve kişiler okuryazarlığın çok az olduğu, şimdiki bilgi kaynaklarının olmadığı dönemlerde cahil halkı doğru yaşamaları için aydınlatmışlar ve yönlendirmişlerdir. Çok büyük hizmetler vermişlerdir. Eskiden şeyhlerin bir işi, bir mesleği vardı. Ailelerinin ve dergâhlarının geçimini çalışarak kazanmışlardır. Halktan almamışlar halka vermişler. Daha sonra bu iş bir geçim kapısı olunca, şeyh hanedanları türemiş, post babadan oğula geçmiştir. Böyle olunca, cahil, çocuk, yeterli yetersiz her türlü insan şeyh olmuş. Bir mürşidin irşat etmesi için bilgili olması gerekir. Hiçbir bilgiye ve eğitime sahip olmayan bu işi geçim kapısı olarak gören bu sahtekârlar halkı nasıl aydınlatabilirler. Kendi sömürü düzenlerini sürdürmek için din dışı hurafelerle halkı kandırarak kendilerine bağlamanın yollarını ararlar. Onlar için bilgi ve eğitim önemli değildir. Bilmem kim babanın, şeyhin oğlu, torunu olmak yeterlidir. Dedesi, babası gerçekten iyi şeyler yapmış olsalar dahi bu onların kazancıdır. Üsküp’te, Prizren’de, İzmir’de, Manisa’da,  Bursa’da her yerde bu sahtekârları gördüm. Sadece hasat zamanı köye gelip köylünün kendisi için yetiştirdiği ürünü alıp giden şeyhler biliyorum. Prizren’de “mürşitsiz tasavvuf yaşanmaz” diyen şeyhin namaz bilmeyen dervişlerine namazı öğretmek için bilgisayardan yazılar çıkardığını gördüm. Açıkta, alenen içki içmeyi yasaklamışlar. Dervişlerin şimdiye kadar namaz bilmeden, içki içerek mürşit(!) eşliğinde sözde dini yaşadıkları anlaşılıyor. “En hakiki mürşit ilimdir” başka mürşit gerekmez. Bugünkü siyasi ortam bunu gerektirdiği için namaz öğretip, içkiyi yasaklıyorlar. Bunu, Allah’ın emri olduğu için değil, şimdi çıkarları gerektirdiği için yapıyorlar. Hatta Ehlibeyt sevgisini de bir kenara bırakmışlar. Zamanında çocuklarına Yezit ve Muaviye düşmanlığı aşılayanlar şimdi Muaviye’ye “Hazreti Muaviye” deme noktasına gelmişlerdir. Daha önce iktidar partisine “Yezit, Muaviye” partisi diyen sözde dervişler şimdi bu parti için çalışıyorlar. Bu insanları bu hale getirmek için fazla çabaya gerek yok. Baştaki şeyh denen adama bazı menfaatler sağlamak yeter. Sözde dervişler sürü haline gelmiş, aklını terk etmiş, baştaki ne derse onu yapıyorlar.
Bu çağda İzmir gibi bir şehirde böyle insanların peşinden gidenlerin olması beni şaşırtıyor. Ömrü boyunca hiç çalışmadan, din yoluyla kandırdığı insanları soyarak yaşayan insana ne şeyh ne mürşit denir, dense dense kan emici asalak kene denir. Böyle şerefsizce yaşayanlar esas özürlü, defolu, sakat vicdanlı insanlardır.”
“-Şimdi gelin siz beni dinleyin, bu sahtekâra soyulup, kandırıldığınız yeter. Tövbe edip Allah’ın sonsuz merhametine sığının. İslâm’ı, Kur’an hükümlerine göre yaşamaya çalışın. Kimin cennete ya da cehenneme gideceğini yalnız ve ancak yüce Allah bilir. Doğru ve güzel yaşamaya çalışıp, ibadetimizi yaparak Allah’tan bizi cennetine kabul etmesi için dua edelim. “
 Diyerek sözünü tamamladı Hüdai…
Bir kişiye bile aklını kullanmayı akıl ettirebilirsek yeter; umuduyla…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder